ÖSYM Tarzı Makaleler – Yazılar 110
TİCARET, FİNANS VE YENİLİK: AVRUPA’NIN REKABET AVANTAJLARI
Kenneth Pomeranz’ın ileri sürdüğü gibi Avrupa, Çin ve Hindistan ile mukayese edildiğinde dahi, hem kendi kıtasında hem de Amerika’ da, hakikaten büyük bir az kullanılmış kaynaklar hinterlandına sahipti. İlaveten, köle plantasyonu sisteminin yayılmasıyla iş gücünü ve kaynakları ele geçirmesi, ona bir dizi büyük ve ucuz tarım alanı sağlamıştı. 18. yüzyıl zarfında, Batı Avrupa’da, kuzeydeki Sibirya’da, Kuzey Amerika’da ve son zamanlarda Hindistan ve Burma’nın batı kıyısında ve Avustralya’nın kuzey kıyısında, gemi yapımını desteklemek için muazzam miktarda keres te kesildi. 18. yüzyılda Avrupa’nın, zaten fazla olan nüfusunu yüksek miktarlarda Amerika’ya ihracı, 19. yüzyıl süresince Asya’nın bazı kısımlarını giderek daha çok etkileyecek olan, yüksek nüfus yoğunluğunun neden olduğu problemleri azalttı.
Tarımdaki verimlilik, 17. yüzyılda Hindistan ve Çin’in bazı bölgelerinde, muhtemelen Avrupa’dan önemli ölçüde yüksekti. Ancak yeni ürün çeşitleri ve daha yoğun üretim biçimleri, üretimle tüketim arasında henüz açıklar olmasına rağmen, Avrupa’nın bazı bölgelerinin 18. yüzyıla doğru atılımını mümkün kıldı. Buna, Karayipler’den, Atlantik Okyanusu’ndan ve Amerika’dan, şeker gibi, protein zengini balık gibi gıda maddelerinin ithali eklendi. Böylelikle Kuzeybatı Avrupa, yüzyıl boyunca Çin, Hindistan ve Ortadoğu’nun kentli nüfusundan çok daha hızlı canlanan büyük bir kent nüfusunu besleyebildi. Japonya ile kısmen Çin kıyıları dışında, Asyalılar ile Kuzey Afrikalılar denizlerden ciddi miktarda yiyecek elde etmiş görünmüyorlar. Taşımacılığa yatırım Avrupa’ da hızla arttı, hâlbuki Çin taşımacılığı ve iç ticaret “yüksek seviyede denge kapanına” çoktan ulaşmıştı. Gerçek bir atılım meydana getirmek dışında, talebi alt seviyede karşılamakta yeterince etkindiler.
Kuzeybatı Avrupalılar kömür kullanımına hızla ve etkin şekilde geçtiler. Bu hammadde, hane halkı organizasyonlarındaki enerjik devrimlere ve sonra da sanayi üretimine yakıt sağlamak için, uzak mesafelere taşındı. Buna karşılık, kuzey sularında ve Mançurya’ da izole edilen Çin fosil yakıt kaynakları, muhtemelen daha az etkin şekilde kullanıldı. Kömür, Britanya’da da bir yenilikler zincirini başlatmaya yardım etti. Derindeki ocaklar pompa gerektiriyordu. Buna karşılık, pompalama teknolojisi demir dökümünü teşvik etti, sonra da buhar gücünde atılım için kritik önemde olan boşluğun doğasının anlaşılmasını sağladı. Her ne kadar çıkrık ve buhar makineleri gibi icatların ekonomideki genel büyüme oranını yükseltmesi uzun zaman aldıysa da bazı iktisat tarihçilerinin şimdilerde ileri sürdükleri gibi, 1820’ler ve 1830’lara gelindiğinde bu icatlar Avrupalılara askeri teknolojide daha ileri bir profil kazandırmaya başlıyordu.
Kuzeybatı Avrupa ile onun Kuzey Amerika’daki sömürgeleri, ekonomik olandan ziyade sosyal ve siyasi etki alanında yatan ancak nüfuslarının güçlerini uluslararası tarzda yansıtmasına yardım eden diğer üç avantajdan, gitgide daha fazla yarar sağladılar. İlki, nispeten istikrarlı yasal kurumların ekonomik ilerlemelerin ödüllendirileceğini garanti etmesidir. Britanya dışında, entelektüel mülkiyet haklarının gelişimi yavaştı ancak İngiliz örfi hukuku ile ana kara Avrupa’nın Roma hukuku genel olarak aileye ve kişisel mülkiyete, kayda değer destek sağlamaktaydı. Mucitler ve yenilikçiler, kartlarını doğru oynarlarsa zenginleşebiliyorlardı. Kırsal ve kentsel toprak mülkiyeti, en azından Batı Avrupa’da, hükümetin el koymasından veya devlete miras kalmaktan nispeten güvencedeydi. Baskın grupların coğrafi istikrarı da kuşaktan kuşağa küçük gelişimlere yatırım yapma niyetinin olduğu anlamına geliyordu. Avrupa’nın 17. yüzyıl ideolojik savaşlarının mirası, hükümetlerle seçkinlerin mülkiyet haklarını fazlaca kurcalamamak için zımni bir mutabakata varmış oldukları anlamına geliyordu. Fransız ve Avrupa devrimleri zarfında dahi, toprakların ve ayrıcalıkların kalıcı olarak müsadere edildiğini gören, genelde sadece Kilise ile asillerin küçük azınlığı oldu. Bu aileler de 1815′ den sonra çoğu zaman mülklerini geri isteyebildiler.
Doğu Avrupalı, Ortadoğulu, Asyalı ve Afrikalı toplumlarda, mülkiyetin, devlet müdahalesine karşı çok daha savunmasız kaldığı görünüyor. Bu durum, 17. yüzyıl yazarı François Bernier benzeri şark despotizmi teorisyenlerinin yaptığı gibi, abartılmamalı. Yine de Batı Avrupa ile rakipleri arasında kayda değer derecede bir fark hala vardı. Asya ve Afrika’ da hüküm süren hanedanlar, kendilerine doğrudan bağımlı olanlar dışında, zenginliğin gelişmesine çoğu zaman engel oldular.
Rusya, devletin hemen hemen aynı yolla, lider tüccarları nasıl ayıkladığını ve bunun onları kimi zaman siyasi değişime karşı savunmasız kıldığını göstermektedir. Ancak Büyük Petro’nun zamanından itibaren Rusya’nın birçok bölgesi ve bilhassa yenilerde elde ettiği Baltık toprakları, devletin burun kıvırmak yerine teşvik ettiği yerelleşmiş sanayi öncesi büyümeyle müreffeh hale gelmiş görünmekteler. Rejimin gelişmekte olan tüccar sınıfını aşırı sömürü eğilimi, elbette Avrupa dışında evrensel değildi. Mesela Japonya, en büyük oğul sistemine sahipti ve siyasi liderliği nispeten istikrarlı ve coğrafi açıdan kökleşmişti. Ülke nispeten ekonomik istikrara erişmişti ve esnek, hareketli bir iş gücünden istifade ediyordu. Bu durum, Japon liderlerin uzun vadede 19. yüzyılın küresel değişimini cevaplamakta daha iyi bir konumda olmalarını ve nihayette önceden var olan güçlü bir sanayi devriminin arkasında kendi sanayileşmelerini planlamalarını sağlama almaktaydı.
Kuzeybatı Avrupalılar ile Amerikalıların tadını çıkardığı ikinci ve orta vadeli rekabet avantajı, ticari alanda yatmaktadır. Onlar, büyük tüccarların servetlerinden de hükümetlerin kaprislerinden de nispeten bağımsız finans kurumları geliştirmişlerdi. Hollanda, özellikle uzun ticari yolculuklardaki riskten sakınmanın yolu olarak, anonim şirketlere öncülük etmişti. Hollanda Doğu Hindistan Şirketi risk havuzu oluşturma ve yönetimi, modem kapitalizm için merkezi önemde olan mülkiyetten ayırma sürecini başlattı. Aslında, İtalya’nın erken modem şehir-devletlerinden bu yana, Batı Avrupa ticari yeniliklerin aralıksız bir zincirleme reaksiyonunu sürdürebilmiş görünüyor. En başarılı ve dinamik Çin firmaları dahi, aksine, yönetimi aile ünitesi içinde tutarak kaynaklan korumaya devam ettiler. Britanya’da İngiliz Bankası ekonominin durumu üstünde bağımsız bir kontrol sağladı. Tüccar ve mülk sahibi sınıflarca finanse edilen ulusal borç fikri, kamu harcamalarına başka yerlerde elde edilemeyen bir şeffaflık kazandırdı. Hatta ulusal borç, ulusal ikon benzeri bir şey haline geldi. İnsanlar, bunun hükümet ile elitler arasında var olan gerçeği eksiksiz bir biçimde açığa çıkaracağını düşündüler. Britanya ve Kuzey Amerika’da kâğıt para ve bölgesel bankaların patlaması, borçlanma ve kredilendirmeyi kolaylaştırdı. Tüm bunlar, Avrupa hükümetleriyle finans kurumlarını sadece kendi enerjik devrimlerini değil, diğer kıtalarınkileri de sermayeye çevirme konumuna getirdi. Çin çayı ve porseleni, Cava baharatları ve Hint tekstili, onların geniş gırtlaklarından aşağıya yutuldu gitti.
Son zamanlarda tarihçiler, Asya ve Ortadoğu’daki büyük tüccarların nispi çok yönlülüğüne işaret etmekteler. Hintli, Çinli ve Ortadoğulu tüccarlar 18. yüzyılın başlarına kadar kesinlikle dünyanın en zenginleri arasındaydılar. Hesaplama teknikleri ve girişimciliklerinde Avrupalı çağdaşlarından hiçbir şekilde geri kalmıyorlardı. Ne var ki Batı Avrupa’ya ve belki Japonya’ya da avantaj sağlayan büyük ticari firmaların işlem yaptıkları hukuksal çerçeve ile kurumsal yapı idi. İroniktir ki yerli tüccar ve finansörlere mülkiyet haklarının yasal garantisini ve istikrarını sağlayan Afrika ve Asya’nın ekonomik ilerlemesine, başka açılardan kayıtsız kalan da 19. yüzyıl sömürge devletleriydi.
Avrupa’nın bazı kısımlarının sahip olduğu sonuncu rekabet avantajı, savaşla finans arasındaki ilişkide yatmaktadır. Kabaca, Avrupalılar, insan öldürme konusunda çok daha iyi hale geldiler. 17. yüzyılın vahşi Avrupa ideolojik savaşları, savaş, finans ve ticari yenilikler arasında, tüm bu kazançları genişleten bağlantılar yaratmıştı. Bu durum, 18. yüzyılda patlak verecek olan dünya çatışmalarında Kıta’ya hayvani bir avantaj sağladı. Batı Avrupa, savaş hali kısmen amfibik olması nedeniyle, kendine özgü şekilde karmaşık ve pahalı idi. Hükümetler hem karada hem denizde güçlerini yansıtma ihtiyacındaydılar. Donanmalann ordularla aynı zamanda finansmanının sağlanması için hayli sofistike sistemler gerekmekteydi. Karayipler’in köle tarım üretiminin değeri 1750’ye gelindiğinde öylesine büyüktü ki adalan koruyacak deniz filolarının bakımı ve tedariki amaçlı sistemler yaratmak için büyük meblağlar yatırıldı. İngilizler, bilhassa istilaya açık oluşlarını, batı sahillerine yakın yerlere büyük bir filo yerleştirerek azalttılar. Bu, yüksek seviyede arz ve kontrol sistemleri gerektirdi ancak Karayipler veya Doğu’daki daha uzak sulara sevk edilebilecek kalıcı bir gemi havuzunu da yarattı. İngilizlerle askeri temasta olan herhangi bir Avrupa donanmasının, Britanya adalarından ne kadar uzak olursa olsun, yakalanması gerekiyordu. En bilineni, Rusya’nın Büyük Petro’su, tıpkı Japon yöneticilerin bir buçuk asır sonra yaptıkları gibi, 18. yüzyılın başında ordusunu ve donanmasını modernize etti. Ne var ki daha uzak, yenilikler alanında daha az uyarıcı oldu. Asyalı güçler ve Osmanlılar, elbette büyük filolar toplayabildiler ancak onların denizde uzun dönemlerde idame teknikleri daha az gelişti. Denizcilik teknolojisi, 1700’den sonra batılıların da gerisine düştü. Bir Osmanlı tarihçisi, sultanın, 18. yüzyılda, 17. yüzyıl harplerinde dövüşecek nitelikte olmaları dışında, muhteşem donanmalara sahip olduğunu yorumunu yapmaktadır
Avrupa’daki orta büyüklükte devletlerin karşılıklı mücadeleleri, kara savaşlarında yeni ve daha ölümcül silahlar üretmek ve artan sayıda profesyonel askeri desteklemek amacıyla finans sisteminde yenilik yapmak için büyük bir güdü sağladı. Bu da Avrupalı ve Avrupa kontrollü uluslararası ticarete, kayda değer bir rekabet avantajı sundu. Dünya ticareti 18. yüzyılda geliştikçe en büyük “katma değer”i yakalayabilenler, Asyalı ve Afrikalı köle, baharat, pamuklu bez yahut porselen üreticileri değil, Avrupalı gemi ve ticaret şirketleriydi. Çünkü dünyanın en geniş piyasalarında taşımacılığı ve satışları kontrol eden onlardı. Aynı derecede, Avrupa dışı güçlere koruma ve askeri servis satışı, Niels Steensgaard’ın ileri sürdüğü gibi, Avrupa’nın dünya ticaretini dengelemekteydi. Bu durum, sanayi devrimi öncesi Kıta’nın üretimi dünya piyasalarında Asya ve Kuzey Afrika’nınkinden daha pahalı ve daha az değerli kaldığında da geçerli idi. Avrupa, diğer halkların enerjik devrimlerini devreye soktu, boyun eğdirdi ve haraca bağladı.
