ÖSYM Tarzı Makaleler – Yazılar 36
FELSEFE ve DİĞER BİLİM DALLARI
Felsefe dünyayı, hayatı ve toplumu sadece anlamaya çalışmaz, fakat bir yandan da bütün bunları anlamlı kılmaya ve açıklamaya çalışır. Nitekim felsefenin, yine Platon tarafından geliştirilen ve başka pek çok filozofta daha karşılaştığımız bir tanımı da, onun veya felsefeyle meşgul olan filozofun algısal görünüşlerin ötesine yükselerek gerçekliğe erişebildiğini, gündelik dünyanın sürekli bir değişim içindeki gelip geçici şeylerinden farklı olarak kalıcı gerçekliğe nüfuz edebildiğini dile getirir. Felsefenin mevcut görüşleri, sorgulanmadan doğru kabul edilmiş fikirleri, bilimlerin ön kabullerini sorgulayıp eleştiri süzgecinden geçirebilmesini sağlayan şey, onun işte bu yönüdür. Felsefe, kalıcı veya nihai gerçekliğe nüfuz edebildiği, gerçekten var olanın ne olduğunu gösterebildiği içindir ki ön kabullere, sorgulanmamış kanaatlere, kısmi görüşlere ihtiyaç duymaz. Felsefe, Platon’un gözünde kesin bilgiyi mümkün kılan yegâne nesneler olarak İdeaları, yani ezeli-ebedi ve değişmez varlıkları konu aldığı içindir ki filozof doğallıkla çok özel türden bir bilgeliği, yani gerçekliğin hakiki doğasıyla ilgili kesinliği arayan kimse olarak ortaya çıkar.
Algısal görünüşlerin ötesine geçerek kalıcı gerçekliğe erişmek, gerçekliğin doğasını kavramak ise elbette var olanlara ilişkin olarak bir açıklama getirebilmek, tek tek her şeyin ne için olduğunu bilmek, yani amaçların bilgisine sahip olmak anlamına gelir. Bu açıdan bakıldığında, söz gelimi beşeri gerçekliğe nüfuz etmek veya insanın gerçek doğasını kavramak, insanı insan yapan şeyin ne olduğunu, onun hangi ideale yönelmiş bulunduğunu veya daha doğrusu yönelmesi gerektiğini bilmek demektir. Bu durumu bize Phaidon adlı diyalogunda, bu kez hapishanedeki Sokrates’i anlatan Platon açıklar. Sokrates, felsefi sorgulamalarından rahatsız oldukları için kendisini bir şekilde susturmak isteyen kimse ya da çevrelerin aslında önemli ölçüde temelsiz suçlamalarıyla mahkemeye verilmiştir. O, savunmasıyla kendisinin bir filozof olarak ilahi bir misyonla, toplumu ve yurttaşlarını değer vermemeleri gereken şeylere değer verdikleri, değer verilmesi gereken şeylere de değer vermedikleri için eleştiren bir at sineği olma misyonuyla yüklenmiş olduğunu dile getirir. Kendisine verilmesi muhtemel idam cezasından kurtulması fazlasıyla mümkün iken hayatını bir bütün olarak tekzip etmemek adına ölüm cezasını bir anlamda kabul etmek zorunda kalır. Hapishanede cezasının infaz edilmesini beklerken kendisini kaçırmak isteyen dostlarının teklifini, Yunan yasalarıyla yaptığı anlaşmaya ve yurttaşlık yükümlülüklerine sadık kalmak adına reddeder. Platon işte bu noktada kendisinden önceki doğa filozoflarının, beşeri gerçekliğe ve insanın amaçlarına ilişkin bilgiden bihaber olmaları nedeniyle, gerçek bir bilgelikten yoksun kaldıklarını ima eder. Onlar Sokrates’in hapisten neden dolayı kaçmadığını açıklayamazlar; bu filozofların bildikleri yegâne açıklama türü maddi açıklama olup onlar Sokrates’in hapishanede olmasını filozofun kemiklerinin ve kaslarının hareketiyle açıklarlar. Oysa Sokrates’in eylemini anlamak için, bu filozofların onun vücut yapısını değil de, ideallerini veya amaçlarını hesaba katmaları gerekir. Bu örnekten hareket edildiğinde, felsefenin, sadece neyin gerçek olduğunu değil fakat bir yandan da hangi açıklamanın temele alınacağını, dünyanın esas itibarıyla hangi yönlerinin gerçek ve kalıcı olduğunu kavramaya yöneldiği söylenebilir.
Felsefe, anlamlı kılmaya ve açıklamaya yönelik bu yönünü, elbette insanın varlık yapısı ve antropolojik özellikleriyle açıklar. Buna göre insanı diğer canlı türlerinden veya hayvandan ayıran önemli bir özellik, onun sadece hayatta kalmaya çalışan ve türünü devam ettiren salt bir doğal varlık olmayıp içinde yaşadığı dünyayı veya çevresini anlamlı kılmaya ve açıklamaya kalkışmasıdır. Söz gelimi hayvan bir diğerine sadece doğal yapısının ve ihtiyacının doğal bir sonucu olarak yönelip onu kendisiyle çiftleşmeye zorlar. Oysa insan karşı cinse olan bu yönelimini, doğal bir boyuttan çıkartarak manevi bir boyuta taşımakla, onu sevgiyle bezemekle kalmaz, bütünüyle anlamlı hale getirir. Yine bir köpek ya da at kendisine sunulanları veya çevresinde bulduklarını doğal bir biçimde tüketerek beslenme işlevini yerine getirip yaşamını sürdürür. Bunu elbette, insan da yapar. Ama insan bunu yapmakla yetinmeyip beslenme ve sindirim fonksiyonlarının canlılarda nasıl gerçekleştiğini sorgular, söz konusu fonksiyonlara ilişkin olarak anlamlı açıklamalar geliştirir. Hayvanlar da hiç kuş yok ki yakınlarındaki veya çevrelerindeki diğer canlıların ölümüne tanık olurlar fakat onlar buna hiçbir şekilde anlam veremezler. Oysa insan, ölüme tanıklık etmekle kalmaz, sonlu ve sınırlı varlığının bilincine varan yegâne varlık olarak kendisine kaygı veren bu durumu zihninde tasarlayıp ölümün anlamını sorgular. Hatta sadece ölüme değil fakat ölüm olgusu üzerinden, hayatına da bir anlam yükleme durumuna gelir.
Buna göre insan karşılaştığı tikel olguları anlamlı kılan, onlara bir açıklama getirebilen bir varlıktır. O, bunu çoğu zaman tek tek olguların gerisindeki tümellere, algısal görünüşlerin ötesindeki gerçekliğe nüfuz etmek suretiyle yapar. İnsanın bunu yapabilmesini, sadece kendisine özgü olan bu başarıyı hayata geçirebilmesini mümkün kılan şey ise hiç kuşku yok ki onun hayvan gibi, salt maddi bir varlık yapısıyla sınırlanmayıp aynı zamanda manevi bir varlık olması olgusudur. İnsanın söz konusu ruhsal boyutu, hiç kuşku yok ki farklı şekillerde tezahür eder. O, bu ruhsal boyutu sayesinde aklıyla olduğu kadar duyguları, imgelemiyle de kendisini gerçekleştirir. Bu durum, hiç kuşku yok ki onun varlığa tek ve monolitik bir biçimde değil de, farklı şekillerde anlam yükleyebilmesini, dünyayı farklı perspektiflerden açıklayabilmesini mümkün kılar. Başka bir deyişle, dünyanın açıklanması ve anlamlı kılınması, insanın çok boyutlu yapısı veya farklı katmanlara ayrılmış manevi gerçekliği sayesinde, dört eksen üzerinden gerçekleşir: Bilim, din, sanat ve felsefe. Birbirlerinden önemli farklılıklar gösteren, hatta tarihsel süreç içinde en azından bazılarının birbirleriyle çatıştığı ileri sürülmüş olan bu dört disiplinin tek bir ortak noktası vardır. Bu ortak nokta da onların varlığı ya da dünyayı anlamlı kılmaya kalkışmalarından ve bunu algısal görünüşlerin ötesine geçerek yapmalarından meydana gelir. Söz gelimi bilim adamları, insan tarafından algılanan dünyada olup bitenleri birtakım yasalar üzerinden açıklayıp anlamak amacıyla gen, elektron ve molekül benzeri teorik nesnelere ve aksiyomatik yapılara başvurur. Dünyayı söz konusu nesne ve yapılar üzerinden açıklayıp sadece akıl yoluyla keşfedilebilir olan birtakım yasalar yoluyla anlamlı hale getirir. Din de, bilim gibi dünyanın kaotik olmayıp bir düzen sergilediğini kabul eder. Fakat bilimin söz konusu düzeni doğaya içkin nedensel yasalar üzerinden açıkladığı yerde, din onu doğal düzene aşkın bir varlığın amaçlı ve yaratıcı eylemi yoluyla anlamlandırır. Dinin dünyayı Tanrı’nın yaratıcı eylemiyle anlamlı kılarken sanatın söz konusu anlamlandırma etkinliğini sanatçının yaratıcılığına bağladığı söylenebilir. Buna göre, sanatçı duygularını ve sınırsız ifade gücünü kullanarak maddi dünyaya onun kendisinde bulunmayan bir anlam katar. Bu durum elbette felsefe için de geçerlidir. Felsefe de dünyayı, görünüşlerin gerisindeki gerçekliğe ulaşmanın kendisine verdiği temsil ve açıklama imkânlarını kullanarak anlamlı hale getirir.
Söz konusu ortaklık bir tarafa bırakılacak olursa bilim, sanat, felsefe ve dinin anlama ve anlamlandırma biçimlerinde önemli farklılıklar olduğu söylenebilir. Bunlardan bilim ile felsefe bütünüyle rasyonel bir temel üzerinde yükselirken din ile sanat güçlerini ve temellerini akli bir kaynaktan almaz. Kaynağı rasyonel değil de ilahi olan dinde, insan, varlığın Tanrı’nın yaratıcı eylemi yoluyla anlamlandırılmasını ifade eden dinî hakikatleri ilahi mesaj yoluyla öğrenir. Başka bir deyişle dinin bakış açısından, insan, birtakım dinî ve ahlaki doğruları, kendi başına bulamaz. Bu yüzden, dinde temel tavır, mutlak teslimiyettir; dindar kişi, Tanrı’nın arzusu önünde, alçakgönüllülükle boyun eğen kişidir. Bundan dolayıdır ki dinî hakikatler sorgulanamaz, tartışılamaz. Aynı durum önemli ölçüde sanat için de geçerlidir. Dünyaya anlamı, sanatçının biraz da Tanrı’nın yaratıcılığını çağrıştıran yaratıcı eylemi ve ifade gücü yoluyla sokan sanat da akıldan ziyade, yaratıcı sezgiye, hayal gücüne dayanır. Bu, sadece sanatçı için değil, fakat sanat eserinin alımlayıcısı için de böyledir. Sanatın alımlayıcısı da bir tabloya bakarken, bir şiir okurken, sezgisine ve duygularına dayanır. Dahası sanatta dünyaya katılan anlamın en önemli bileşenini meydana getiren güzellik, en azından modern estetiğin azımsanmayacak bir bölümü için öznel ve göreli bir değer olduğu için, sanat alanında da rasyonel tartışma ve sorgulamaya pek yer yoktur.
Demek ki bilim ile felsefe, din ve sanattan rasyonel bir temele dayanma, anlamlı kılma ve açıklama faaliyetine aklı katma noktasında farklılık gösterir. Bunu en iyi bir biçimde Yunan’da milattan önce altıncı yüzyılda gerçekleşen mitolojiden felsefeye ve dolayısıyla muthostan logosa geçiş olgusunda görebiliriz. Muthos efsane anlamına gelmekte olup mitolojide ortaya konan açıklamanın, dünyada olup bitenleri Olympos dağında oturan ve pek çok özellikleriyle insana benzeyen tanrıların marifet ve eylemleriyle izah eden bir açıklama olduğu söylenebilir. Logos ise sosyoloji, psikoloji, biyoloji, jeoloji benzeri bilimsel disiplinlerin adlarından da anlaşılacağı üzere, başkaca şeyler yanında, “bilim”, “akıl” ve “rasyonel açıklama” anlamına gelir ve bilim adamıyla felsefeciye özgü anlama ve açıklamanın temel özelliğini gözler önüne serer. Gerçekten de bilim ile felsefe arasında bir ayrımın olmadığı bir çağda yaşayan Thales, Batılı anlamda ilk filozof ve bilim adamı olarak kabul edilir. Felsefi görüşleri yanında astronomi ve matematiğe dair çalışmalarıyla da tanıdığımız Thales’in ilk bilim adamı-filozof kabul edilmesinin en önemli nedeni, onun “doğal olayların, doğaüstü güç ve nedenler yoluyla değil de doğal nedenleriyle açıklanması gerektiği” kabulüdür. Buna göre, doğadaki olayları tanrıların hiddetiyle izah etmekten oluşan açıklama, efsaneye dayalı bir açıklamadır; o, belli bir olaya ilişkin genelleştirilemeyen, hiçbir şekilde test edilip sorgulana mayan ve sadece kabul edilmesi istenen bir açıklamadır. Oysa olup bitenleri veya doğadaki değişmeleri, Pythagorasçıların veya Empedokles’in yaptığı gibi, nitelikleri niceliğe indirgeyerek veya nesneleri meydana getiren temel öğelerin oransal değişimleri yoluyla açıklamak, tamamen doğal nedenlere dayanan, bütünüyle akli ve test edilebilir bir açıklamadır. Dahası, akla dayalı bir anlamlı kılma çabasından oluşan bilim ya da felsefede sunulan açıklama genel ya da evrensel bir açıklama olmak durumundadır.
Yaklaşık dört yüzyıl öncesine kadar, akla dayalı yapısı dolayısıyla felsefenin bir parçasını oluşturan bilim, Yeni Çağdan itibaren felsefeden kopmuş, başta doğa bilimleri olacak şekilde bütün bilimler felsefeden ayrılmışlardır. Bu, elbette, akıl temeli üzerinde veya rasyonel bir faaliyet olma noktasında birleşen bilim ile felsefenin birbirinden en az üç noktada farklılık gösterdiği anlamına gelir. Buna göre, bilim ve felsefeden ikisi de varlığı konu alır. Fakat bilimler, varlığı bilmeye ve açıklamaya çalışırken, onu parçalar ve belli bir yönden ele alırlar. Örneğin fizik varlığı hareket, biyoloji canlılık açısından inceler. Oysa felsefe varlığı parçalamaz, onu bir bütün olarak ele alır ve varlık olmak bakımından inceler.
Söz konusu bütüncülüğüne rağmen, bilimlerin hemen tamamen nesnel normlarla iş gördükleri yerde, felsefe daha ziyade öznel bir çaba olarak ortaya çıkar. Başka bir deyişle, hem felsefe ve hem de bilim akla dayalı disiplinler olmakla birlikte, yöntem bakımından farklılık gösterirler. Bilimi, kullandığı deneysel yönteme ve matematiksel açıklama tarzına ek olarak, kanıtlama veya ispat karakterize eder. Yani, doğa bilimlerinde kişinin yaptığı keşfi, ulaştığı sonucu kanıtlaması gerekir. Formel bilimlerde ise kanıtlamanın yerini ispat alır. Bu yüzden, bilimin ulaştığı sonuçlar herkesi bağlayan genel geçer sonuçlar olarak ortaya çıkar. Felsefede de filozof akıl yürütür veya birtakım argümanlar geliştirir. Ama bu akıl yürütme veya argümantasyon, bir kanıtlama ya da ispattan ziyade, bir gerekçelendirme veya haklılandırma işlemine karşılık gelir. Yani, filozofun geliştirdiği argümanlar, bilimlerin bütünüyle nesnel bir temele dayanan kanıtlama ya da ispatlarından farklı olarak özneye bağlı olan, onda temellenen öznel çabalar olarak gerçekleşir. İşte bu yüzden, felsefede, matematiksel bir teorem veya bir fizik yasasıyla aynı düzeyde “doğrular” yoktur; onda herkesi bağlayan genel geçer sonuçlar olamaz. Bunun tersine, pek çok konuda birbirlerinden farklılık gösteren bir görüşler çeşitliliğiyle karşılaşırız.
Öte yandan, bilim “ölçmek” ister; onda, bilgi, formüllerle ifade edildiği veya nicelleştiği ölçüde, bilimseldir. Dahası, bilime Yeni Çağdan itibaren, “güç” düşüncesi eşlik etmeye başlamıştır. Yani, insanoğlu bilime sahip olduğu ölçüde, doğal ve sosyal çevreyi kontrolü altına alabileceğini düşünmüş ve bunda da yanılmamıştır. Başka bir deyişle, on yedinci yüzyılın meşhur bilimsel devriminden sonra, doğa bilimlerinde deney yoluyla test edilebilir bir bilgi birikimi gerçekleşmiş ve bu birikim, teknolojinin doğuşuna yol açmıştır. Felsefede, böyle bir pratik çıkar ya da yarar düşüncesi yoktur; onun temelinde, aslında yeni bilgi üretme arzusu da bulunmaz. Onun temelinde, insanın anlama ve gerçeği görme arzusu bulunur; yani felsefeyi, çıkar gözetmeyen bir bilgi anlayışı harekete geçirir. Çünkü insan yalnızca çıkara ya da yarara yönelik bir varlık değildir. İnsan, evrenin yapı ve düzenini, yaşamanın değer ve amacını, iyilik, adalet ve güzelliğin anlamını bilmek, dünyayı anlamlandırmak ister. Felsefe, işte bu isteği karşılama çabasıdır ve onun yerini hiçbir şey alamaz.
