ÖSYM Tarzı Makaleler – Yazılar 41
DİJİTAL KÜLTÜR DEVRİM Mİ DİSTOPYA MI?
Dijital kültür, dijital olarak üretilmiş veya sonradan dijitalleşmiş tüm kültürel nesnelerin ve bu nesneler tarafından aktarılan anlamların bir toplamı olarak tanımlanabilir. Dijitalleşme, sadece belirli işlerin makinelere devredilmesine sebep olmamış, aynı zamanda kendisiyle ilintili yaşam tarzlarını, düşünce ve algılama biçimlerini, sanatsal faaliyetleri, hatta bir takım ritüel ve gelenekleri de ortaya çıkarmıştır. Bütün bunlar dijital kültürün bileşenlerini oluşturmaktadır. Gere’a göre dijitallik, kültürün bir göstergesi olarak düşünülebilir, çünkü çağdaş yaşam tarzımızı öncekilerden açık şekilde ayıran bir terim olarak hem yapay olguları hem de anlamlandırma ve iletişim sistemlerini kapsamaktadır.
Deuze, dijital kültürün toplumsal hayatta yarattığı değişimi üç başlıkta özetlemiştir; (1) Bireyler anlam üretme süreçlerinde aktif aktörler-katılımcılara dönüşür, (2) dijital kültür gerçeği anlama çabasında bir yandan uzlaşmaya dayalı bir yolu benimserken bir yandan da onu “düzeltir”; değiştirir, manipüle eder ve yeniden biçimlendirir, (3) refleksif olarak bir çeşit “brikolaj” yaparak gerçekliğin kendi özel versiyonlarını üretir.
Rap, dijitalleşmenin temel özellikleri olarak; etkileşim, bağlantılılık, karmaşıklık, sözlü ve yazılı iletişimin birleşmesi, hız, soyutluk, yakınsama, ön görülemezlik ve çoklu görevi (multi-tasking) saymıştır. Neumann’a göre dijitalleşme, tüm dünyayı hiç olmadığı kadar yoğun bir bilgi bolluğuna maruz bırakmıştır; kitle iletişimi döneminden farklı olarak dijitalleşmiş iletişim araçları, iletişim süreçlerini kuramsal açıdan kavramanın ve analiz etmenin zorlaştığı ve karmaşıklaştığı bir süreci de beraberinde getirmiştir. Yapılması gereken, yaşanan bu bolluğu hali hazırda verili bir bilgi olarak kabul etmek yerine genel sembolik bilgi akışının niteliğini ve niceliğini kuramsal açıdan tartışmak ve sorunsal haline getirmektir.
Dijitalleşmenin toplumsal etkilerine dair yapılan çalışmalarda yapılan önemli hatalardan biri; araştırmacının ister istemez bu teknolojilerin büyülü dünyasına kapılması ve çalışma konusuna karşı duyulan heyecanın etkisiyle olumsuz durumların yeterince masaya konulmamasıdır. Özellikle iletişim teknolojileriyle ilgili yeni gelişmeler, şirketler ve medya tarafından genellikle “devrim”, “atılım”, “yükseliş”, “ilerleme” gibi o gelişmeyi peşinen kutlayan ifadelerle bizlere sunulur. Bilginin bollaşacağı, daha çok kişiye daha hızlı şekilde dağılacağı ve bunun insanlığı kendiliğinden daha ileri seviyeye taşıyacağı bir çeşit ön kabule dönüşmüştür. Mosco’ya göre dijital iletişim teknolojilerinin yeni bir “bilgi devrimi” yarattığına dair savlar şüpheyle incelenmelidir; dijitalleşme sayesinde toplum ve kültürün olumlu yönde büyük bir değişim içinde olduğunu iddia eden yaygın fikirler, topluluklar ve demokrasi için belki de içten bir arzuyu yansıtsa da bu teknolojilerin kontrolünün çoğunlukla bir avuç ulus ötesi şirketin tekelinde olması gibi bazı olguları tartışmaların odağından çıkarıp perdenin arkasına itmektedir.
Kültürle ilişkili birçok kavram gibi dijital kültürün de nasıl betimleneceği ve hangi etkilere sahip olduğu ile ilgili geniş tartışmalar mevcuttur. Bu tartışmalar, kültürün alt başlıklarına ait hemen hemen bütün tartışmalarda olduğu gibi kavramı distopik, şeytani, apokaliptik vb. olarak yorumlayan görüşlerden, onu devrimci, reformcu, kurtarıcı, ya da bir kültürel Rönesans olarak gören yorumlara kadar geniş bir hat üzerinde konumlanmıştır.
Dijital kültüre iyimser bir cepheden bakan araştırmacılar, genellikle dijitalleşmenin gündelik hayat pratiklerini kolaylaştıran, bireysel gelişimi destekleyen ve çeşitli alanlardaki “uzmanlaşmayı” arttıran yenilikler getirmesine ve dönüştürücü potansiyeline vurgu yapar; “…iyimserliğim her şeyden çok, dijital dünyanın birlikte getirdiği yetkinleşmeden kaynaklanıyor. Geleceği bugünden çok farklı yapacak olan şey, erişim, hareketlilik ve değişim yaratma yeteneğidir”
Tanınmış bir ekonomist ve fütürist olan Alvin Toffler, dijitalleşmeyi büyük bir heyecanla karşılayanlardan biridir. Toffler’a göre bundan on bin yıl önce tarım toplumuna geçilmesiyle birlikte insanlık tarihinde 1. Dalga dönemi başlamış, Endüstri Devrimi ile birlikte 2. Dalga dönemine geçilmiştir. Dijitalleşme ile birlikte ise tüm toplumsal paradigmaları kökünden değiştiren, artık tamamen yeni fikirlere ve ekonomi politik değişimlere ihtiyaç duyulan, 3. Dalga dönemi başlamıştır. Toffler, sık sık “devrimsel” yapısına vurgu yaptığı 3. Dalga’yı “ileriye doğru bir sıçrama” olarak nitelemiştir. Ona göre endüstriyel toplumda (2. Dalga) kitle iletişim araçları, tıpkı fabrikalar gibi seri üretime dayalı bir şekilde yapılanmış ve böylece aynı mesaj, standardize edilmiş şekilde geniş kitlelere sunulmuştur. 2. Dalga’nın genel yapısı kapitalist ya da komünist yönetim sistemlerinde, “mekanikçi” düşünceyle şekillenmiştir. 3. Dalga ise iletişim araçlarının yapısını değiştirerek insanları pasif izleyiciler olmaktan çıkarmış, imgelerin parçalanmasıyla birlikte kültürün kitlesellikten uzaklaşarak bireyselleşmesini sağlamıştır. Her ne kadar dijital teknolojiye karşı olumlayıcı bir bakış açısına sahip olsa da Toffler, 3. Dalga’yı bir ütopya olarak görmediğinin altını çizerek ve dijitalleşmeyle birlikte gelecek yeni durumu “pratopya” sözcüğüyle adlandırarak insanlığın gelecekte içinde yaşayacağı düzeni “sadece hem pratik hem de şimdi sahip olduğumuza daha fazla tercih edeceğimiz bir dünya” olarak tanımlamaktadır
Yapay zekâ ve Posthümanizm gibi konulardaki eserleriyle bilinen Max Tegmark, tıpkı Toffler gibi üçlü bir dönemselleştirme ortaya koymuştur. Ancak o, dönem paradigmasını evrim perspektifi üzerinden kurmuştur. Tegmark, yaşamın üç aşamasını biyolojik evrim, kültürel evrim ve teknolojik evrim olarak ifade eder. “Yaşam 1.0” hayatta kalabilecek kadar basit becerileri ifade eder. “Yaşam 2.0”da insanlık kendi “yazılımını” tasarlayabilecek haldedir; dil, yazma, hesap yapma, dünya görüşü edinme gibi yeni özellikler elde etmiştir. Yazara göre henüz geçmediğimiz ama geçiş sürecinde olduğumuz evre olan “Yaşam 3.0”da ise insanlar artık “donanımını” da evrimsel süreci beklemeden tasarlayacak duruma gelecektir. Bu evrede insanlık artık evrimsel sürecini hızlandırmayı ya da yönetebilmeyi başaracak ve kendi kaderini tayin etme başarısına ulaşacaktır. Görüldüğü üzere Tegmark da tıpkı Toffler gibi dijital teknolojileri insanlığın tarihsel sürecinde bir sıçrama, bir başka deyişle bir devrim olarak görmektedir.
Dijitalleşmenin kültür ve sanat bağlamında getirdiği büyük dönüşümün nelere yol açtığı/açacağı da tartışmalı bir konudur. Örneğin Waldfogel, dijitalleşmeyi kültürel bağlamda bir “Rönesans” olarak tarif etmiştir. Yazara göre çevrim içi yayınlar, korsan içerik, yazarların kendi kitaplarını kendilerinin basmasına veya yaymasına olanak tanıyan imkânlar gibi bazı dijital yenilikler, kültür endüstrilerini altüst etmiş ve hem ticari hem de sanatsal yönden bu endüstrilerin önünde iki farklı tehdit ortaya çıkmıştır. Bunlardan birincisi, yeni teknolojiler yaratıcılık içeren endüstrileri bazı gelirlerden mahrum bıraktığı için yeni sanat yapıtlarının keşfedilme potansiyelinin azalmasıdır. İkinci tehdit ise dijitalleşmenin getirdiği yeniliklerin maliyetleri azaltması ve bunun sonucu olarak üreticilerin eserlerini müzik şirketleri, yayınevleri veya film stüdyoları gibi geleneksel “eşik bekçilerinin” aracılığı olmadan üretimini ve dağıtımını mümkün kılmasıdır. Waldfogel, bu paradoksal duruma rağmen “Dijital Rönesans’ın” yaşanmakta olduğunu savunur. Ancak bunu söyleyebilmek için üç şeyin gözlenmesi gerektiğini belirtir; yaratılan kültürel ürünlerin sayısında artış, daha önceden eşik bekçilerinin gözden kaçırdığı başarılı ürünlerin ortaya çıkıp tüketim içerisindeki paylarının artması ve ortaya çıkacak yeni kültürel ürünlerin günümüz tüketicilerine ve eleştirmenlere hitap ettiğine ve geleneksel ürünlere kıyasla tüketiciye daha “uygun” olduğuna dair kanıtlar Waldfogel’in tam karşıtı bir düşünceyi ise –ironik biçimde her iki yazarın da birbirini takip eden tarihsel dönemlere atıf yapmasında görüleceği üzere– içinde yaşadığımız çağı “yeni karanlık çağ” olarak tanımlayan James Bridle savunur. Bridle’a göre bilgisayar odaklı hayat bakışı düşünce dünyamızda öylesine yer edinmiştir ki bilişimle ilgili her yenilikte, kimi zaman farkında bile olmadan, bu yeniliklerin “özgürleştirici” potansiyelini alkışlama ve yüceltme eğilimi öne çıkar. Bu teknolojilerin tamamı hakkında bilgi sahibi olmak belki mümkün değildir ancak onların potansiyelleri ve tehlikeleri üzerine düşünmek, tekno-iyimser yaklaşıma sahip olanlar da dahil herkesin alması gereken bir sorumluluktur. İnternet teknolojilerinin kendiliğinden ve kaçınılmaz olarak ilerleme yönünde olacağına duyulan güven bu teknolojiler üzerine düşünürken yapılan önemli bir hatadır. Enformasyon ve veri odaklı “ilerlemeye” duyulan temel güvenin oluşmasında, Aydınlanma Çağı’nın getirdiği, daha çok enformasyon elde etmenin her zaman daha iyi kararlar almaya sebep olacağına dair yerleşik anlayış etkili olmuştur. Ancak insanlık her geçen gün artan bir bilgi birikiminin içinde yol alsa da bu birikim aslında bireyleri daha aciz durumda bırakmaktadır. Her şey giderek daha fazla evrenselleşmektedir ancak bunun karşılığında kendi hayatımızın öznesi olma durumumuzdan da giderek uzaklaştığımız bir sonuç doğmuştur. Gelişen teknolojiler, bizi gün geçtikçe daha çok güvensizlik ve gözetim ortamına maruz bırakmaktadır. Bridle, dijitalleşmenin kültüre doğrudan ve dolaylı etkilerini, kültürün kendi deyimiyle bir “kod/alana” dönüştüğünü şu sözlerle ifade eder: “Sosyal hayatımız bağlantı durumu ve algoritmik düzenlemelerin dolayımından geçiyor. Akıllı telefonlar genel kullanım amaçlı cep bilgisayarlarına dönüştüğü, işlemleme akıllı ev aletlerinden tutun da araç içi navigasyon sistemlerinde kadar etrafımızdaki tüm cihazlara gömüldüğü ölçüde, bütün dünya kocaman bir kod/alana dönüşüyor… …Kitap okumak, müzik dinlemek, araştırmak ve öğrenmek: Bunlar ve daha pek çok başka aktivite giderek artan oranda algoritmik mantık tarafından yönetiliyor; kapalı, anlaşılmaz ve gizli işlemleme süreçleri tarafından denetleniyor. Kültürün kendisi devasa bir kod/alana dönüşüyor”
Dijital teknolojilerin hayatımızdaki kolaylaştırıcı etkisi yadsınamaz derecededir. Öyle ki zaman zaman bu teknolojilerden şikâyet etmemize rağmen genellikle 50 ya da 100 yıl öncesinin teknolojik koşullarında yaşamaktansa günümüz koşullarını yeğleriz. Kolaylaştırıcı etki o kadar büyük ve kapsamlıdır ki insanlığın karşılaşabileceği oldukça ciddi ontolojik sorunları bile örtebilir. Cooper’a (2003: 1) göre teknoloji bir yandan ilerleyip dünyayla olan ilişkimizi kolaylaştırırken diğer yandan doğa üzerinde veya başka farklı alanlarda kendi nüfuz alanını genişletir. Böylelikle insanların birçok ihtiyacı karşılanmış olur ancak aynı zamanda bu ihtiyaçlar teknoloji tarafından yeniden yapılandırılabilir ve insani ilerlemenin yerini “makine hizmetinde”, teknokratik bir paradigma alabilir.
Kültür, çevrim içi dünyaya entegre olurken bu çevrimiçi dünya hiçlikten meydana gelmiş değildir. Çevrim içi dünya kendinden önceki insanlık tarihinin kültürel kodlarını iyi veya kötü yönde geleceğe taşımıştır. Miller’a göre internetin bir tür bilgi devrimi yaratarak kültürü köklü bir değişikliğe uğratacağına yönelik erken dönem tahminlerin tersine mevcut kültürel yapı, interneti daha çok değiştirmiştir. İnternet, özellikle gelişmiş ülkelerde, çoğu insan için gündelik hayatın merkezi bir parçası haline gelmiş, artık internetin temel özelliği, onun “yeniliği, benzersizliği ya da yaşamı dönüştürme potansiyeli” değil “olağan yapısı ve yaygınlığı” olmuştur. Toplumun çeşitli eğilimlerini ve önyargılarını da içeren kalıcılaşmış kodları, interneti soğurmuş, onu kendi içine katmıştır. Böylelikle çevrim içi alan, çevrim dışı “gerçek dünyayla” bütünleşmiştir.
Dijital kültürün toplumsallığa ya da kitleselliğe karşı bireyselliğin yükselişini destekleyen bir yapısının olduğu aşikardır. Dijitalleşmeyi olumlu beklentilerle karşılayanlar özellikle onun bireyselleşmeye olanak sağlayan yapısını öne çıkarırken, eleştirel bakışlar genellikle bu bireyselleşmenin beklendiği gibi olumlu sonuç vermediğine vurgu yapmaktadır. Örneğin Foucault’nun betimlediği sistem kavrayışına göre içinde insanlar ancak dijital veri parçaları olarak görünür kılınmıştır. Tektipleştirici göstergeler sisteminde her ne kadar bireyler, bireyselliklerini kazanmış görünseler de aynı zamanda onları kitleselleştirebilen bir veri sistemi sayesinde “rasyonelize edilip normalleştirilmiş” ve birer veri parçası haline gelmişlerdir. Dijital teknolojiler, tüm insani ve toplumsal faaliyetlerin işleyişine aracılık etmekle kalmamakta, aynı zamanda bütün bir yönetim organizasyonun daha teknokratik, daha kural bazlı, daha reçeteci ve daha algoritmik olarak yürüdüğü bir ortamı yaratmaktadır.
Dijitalleşme ve kültürün birbirini sonsuz bir çizgi üzerinde etkileyip dönüştürdüğü ortadadır. Öyleyse bu etkileşimin sadece seyretmekle yetinilemeyeceği, tam olarak kontrol altına alınamasa da en azından bazı tahminlerin ve bunlara bağlı olarak yol haritalarının çıkarılması elzemdir. Gere’a göre dijital medya ve kültür ilişkisi açısından iki yol vardır; ya iş birliği ve dayanışmayı içeren bir “katılımcı kültür” ya da rekabet halindeki bir medya kargaşasının yarattığı patırtı, kendi kendini tanıtma, anlamsız ve bağlamdan kopuk etkileşimler ile birlikte giderek daha da atomize hale gelen bir toplum.
Popüler teknoloji dergisi Wired’ın4 kurucularından Nicholas Negroponte, ilk baskısı bundan 29 yıl önce yapılan “Dijital Dünya” adlı kitabında “bir köpek sizi otuz metreden yürüyüşünüzden tanıyabilir, bir bilgisayar ise sizin orada olup olmadığınızın bile farkında değildir” diye yazmış ve daha iyi tasarım modelleri için gelecekteki meselenin insanları tanıyabilen bilgisayarlar üretmek olduğunu ifade etmişti. Aradan geçen bunca yıldan sonra Negroponte’nin hayali büyük ölçüde gerçekleşmiştir. Artık bilgisayarlar bizi bazı durumlarda kendimizden bile daha iyi tanımaktadır. Ancak evcil köpeklerle insanların geçmişi 30 bin yıl kadar öncesine giden türler arası bir etkileşimi mevcutken, bilgisayarlar, insanlık tarihi için halen çok yeni ve bilinmezlikler içeren araçlardır. Bilgisayarların 5 yıl önce bugün hangi kafede hangi tür kahve içtiğimizi, hangi kıyafetleri satın aldığımızı, sosyal medyada hangi siyasi partilerin hesabını takip ettiğimizi, hepsinden de ötesi bizim çoktan unuttuğumuz soyut duygu durumlarını bilmesi ve hatırlaması mümkündür. Ancak evcil köpeklerin aksine buradaki bilgi ve hatırlama becerisi çoğu zaman dostluk temelli değil ticari, yönetimsel ve ideolojik amaçlarla gerçekleşmektedir.
