Temelden Paragraf

ÖSYM Tarzı Makaleler – Yazılar 42

DÜŞÜNEN MAKİNELARIN DOĞUŞU

Endüstri devriminden sonra makineler insan hayatının vazgeçilmez bir parçası haline gelmiştir. Makinelerin insan hayatına etkisi sadece fiziksel kuvvete veya hıza dayalı işlerin kolaylaşması yönünde olmamıştır. Hiç olmadığı kadar yoğun bir makine kullanımı, kültürün neredeyse her alanını etkilemiştir. Sanayileşme sonrası ortaya çıkan yaygın ideolojiler açısından makineler düzeni, istikrarı, hatasızlığı vb. vurgulayacak metaforlar olarak kullanılagelmiştir. Günümüzde dahi siyasi liderler, “makine”, “çark”, “dişli”, gibi sözcükleri konuşma metinlerinde sık sık kullanmaktadır. Bu ve benzeri analojiler sadece aktüel siyasette değil kültürün hemen hemen her alanında karşımıza çıkmaktadır. Fisher’a göre modernleşmeyle birlikte teknoloji, birtakım üretim süreçlerini hızlandıran ve daha verimli kılan işlevsel özelliğinin yanında sağ veya sol eğilimler fark etmeksizin tüm siyaset alanında hedeflenen amaçların aracısı ve garantörü olarak görülmeye başlanmıştır.

Makinelere karşı bakışın işlevsellikten, siyasi ve kültürel amaçların gerçekleşmesinde kullanılacak araçlara doğru değişim göstermesi elbette en çok sermayenin eliyle gerçekleşmektedir. Sermaye teknolojinin bu ideolojik gücünü erkenden fark etmiş, Taylorizm ve Fordizm gibi uygulamalarıyla teknolojiyi araçsal kolaylık perspektifinden tüm kültürü ve toplumu şekillendiren ideolojik pozisyonuna taşımıştır. “Araçlar” sadece üretimin araçları olmaktansa gözetimin, kontrolün ve iktidarın araçları haline gelmiştir.

Marx, sermayenin teknolojiye (makinelere) bakışının “fetişist” bir bakış açısını savunmuştur. Ona göre kapitalistler makinelerin artı değer üreten “değer kaynakları” olduğunu düşünür ancak gerçekte makineler “sabit sermayedir” ve ancak işçinin emeğiyle birlikte artı değer üretirler. Kapitalizmin teknolojiye karşı yaklaşımı, sorunların daha fazla teknoloji kullanımı yardımıyla çözüleceği gibi sorunlu bir görüşe yol açar. Teknolojik yenilikler, küçük ya da büyük üreticileri bu yeniliklere uymaya zorlar. Artık üretkenliği arttırmak bireysel fikirlerden değil merkezden (teknoloji) gelen ve herkese dayatılan yöntemlerden geçer. Bu durum, teknolojiye yönelik fetişist bakış açısını güçlendirir ve emek süreçlerini daha kolay kontrol edilebilir duruma getirir.

Endüstri devriminin yaygınlık kazanması ve kültürel-ekonomik alanı domine etmesinden sonra insanlık yeni bir soruyla karşı karşıya kalmıştır. Bu soru makinelerin düşünme yetisine sahip olup olamayacağına dairdir. Başlarda, buradaki “düşünme” soyut ve karmaşık bir düşünme pratiğinden çok hesaplama, düzenleme, istifleme vb. gibi işleri yapabilecek bir makinenin icat edilip edilemeyeceğiyle ilgilidir. Ancak özellikle 19. Yüzyıl’ın başlarından itibaren makinelerin daha karmaşık düşünebilmeyi gerektiren işleri de yapabileceğine dair fikirler gelişmeye başlamıştır. Birbirini besleyen gelişmeler sonrası devletler arası teknoloji rekabetinin artması ve 20. Yüzyıldaki iki dünya savaşıyla beraber doruk noktaya ulaşması bu fikirleri hızlandıran bir işlev görmüştür. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’nda enformasyon ve casusluk tekniklerini geliştirmeye yönelik çabalar sonucu yapılan icatlar, dijitalleşmenin sinyallerini vermeye başlamıştır. Örneğin Alman ordusunun donanma mesajlarını iletmek için kullandığı Enigma adlı şifreleme makinesinin kodlarını kırmak amacıyla İngiliz matematikçi Alan Turing’in geliştirdiği algoritma, savaşın seyrini değiştirmiş ve daha sonraki teknolojik gelişmelere öncülük etmiştir. Yine 2. Dünya Savaşı esnasında Presper Eckert ve John Mauchly, ağır silahların atış yörüngesini hesaplamak amacıyla yola çıkarak ilk çok amaçlı, dijital, elektronik bilgisayar olan ENIAC’ı geliştirmişlerdir

2. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru Amerikalı askeri danışman Vannevar Bush, savaş bittikten sonra, gerçekleşmiş olan önemli miktardaki bilimsel gelişmenin ve giderek genişleyen teknik bilginin herkesin erişebileceği şekilde organize edilmesi gerektiğini öne süren bir makale yayınlamıştır. Bush, bunu gerçekleştirmek için “Memex” adını verdiği bir makinenin teorisini ortaya atmıştır. Bu teoriye göre Memex, insan zihninin çalışma biçimini taklit ederek bir bilgiyi diğerine bağlayabilecek ve böylece bir “izler ağı” oluşturabilecektir. Memex teorisinin “hipermetin” ve “world wide web” kavramlarının ve dolayısıyla bugünkü internetin çalışma prensiplerinin bir öncülü olduğu varsayılmaktadır.

Vannevar Bush’dan birkaç yıl sonra, Alan Turing’in “makineler düşünebilir mi?” sorusuna cevap aramak için yazdığı “Computing Machinery and Intelligence” adlı makale dijitalleşme sürecindeki önemli bir dönüm noktasıdır. Esasen Turing daha önce istihbarat amaçlı kullanılmak üzere geliştirdiği algoritmayla makinenin bazı hesaplamalar yapabilmesini mümkün hale getirmiştir. Bahsi geçen bu makaleyle ise hem bilgisayarların hem de yapay zekanın öncülü sayılabilecek fikirler ortaya koymuştur. İlerleyen yıllarda hem teknolojinin gelişmesi hem de bu konudaki teorik çalışmaların öne çıkmasıyla birlikte hesaplama ve “düşünme” yetisine sahip makine hayaline olan ilgi de giderek artmıştır.

2. Dünya Savaşı’ndan sonra oluşan konjonktürde bir yandan ekonomik refahın dünya genelinde nispeten artması bir yandan da ABD ve SSCB’nin başını çektiği kutuplar arasındaki soğuk savaşa dayalı rekabet, dijital teknolojilerin gelişimini ve bu teknolojilerin yeni bir kültürel ortamı yaratma sürecini daha da hızlandırmıştır. Her iki tarafın birbirine karşı kullandığı nükleer tehdit nedeniyle soğuk savaşın bilgisayarların geliştirilmesi ve teknolojik rekabet üzerinden sürdürülmesi, sibernetik ve sistem teorilerinde hızlı gelişmelerin yaşanması sonucunu doğurmuştur. Soğuk savaş ortamının gerektirdiği bazı ihtiyaçlar, gerçek zamanlı grafik işleme ve dijital ağların gelişimi konusunda çalışmaların hızlanmasına neden olmuştur. Böylelikle kişisel bilgisayarların ve internetin, dolayısıyla da dijital kültürün temelleri atılmıştır. Özellikle internetin icadı, sadece teknolojik bir gelişme olmakla kalmamış, aynı zamanda teknolojik makine ve aletlerin birbirine bağlandığı tamamıyla yeni bir dönemi başlatmıştır. Dreyfus, “İnternet sadece bir teknolojik yenilik değildir;  teknolojik yeniliğin yeni bir tipidir, tam da teknolojinin özünü ortaya çıkaran bir şeydir.” sözleriyle internetin diğer teknolojik gelişmelerden ayrılan yönünü ve teknolojik gelişmeye etkisini vurgulamıştır.

1980’li yıllara gelindiğinde çip teknolojisindeki gelişmelerle birlikte bilgisayarlar hem küçülmüş hem de üretim maliyetleri düşmüştür. Böylelikle bilgisayarlar, evlerde kullanılmak üzere bireyler tarafından satın alınabilir hale gelmiştir. Ayrıca daha önceleri sadece belirli devlet kurumlarında kullanılabilen süper bilgisayarlar, çeşitli endüstriler ve araştırmalar için de kullanılabilir hale gelmiştir. Bu türden teknolojik gelişmeler, kültürel ürünlerin bir örnek şekilde büyük kitlelere hitap etmesi gerekliliğini ortadan kaldırmış ve daha dar toplumsal gruplara hitap eden “kişiselleştirilmiş” kültürel ürünlerin ortaya çıkmasına yardımcı olmuştur.

1980 ve 1990’lı yıllarda dijital teknolojinin gelişimi ve kişiselleşmesi ivmelenerek sürmüş, masaüstü bilgisayar (PC)3, dizüstü bilgisayar, cep telefonu, CD, DVD, USB disk, çanak antenler, oyun konsolları, walkman, discman, mp3 çalar, dijital saatler, dijital ev aletleri gibi birçok teknolojik alet gündelik hayata girmiştir. Ayrıca bilgisayar, kamera, fotoğraf makinesi, projeksiyon cihazı gibi birçok aletin de hem boyutları küçülmüş hem kullanımı kolaylaşmış hem de satın alma maliyetleri düşmüştür. 2007 yılına gelindiğinde ise tüm dijital dünyayı kökünden değiştirecek bir dönemece girilmiş, Apple Yürütme Kurulu Başkanı Steve Jobs, şirketin üreteceği ilk akıllı telefon olan iPhone’u duyurmuştur. Jobs, yaptığı ünlü tanıtım sunumunda iPhone’u, iPod (müzik çalar), telefon ve Internet erişimini (bilgisayar) bir araya getiren bir cihaz olarak tanımlamıştır. Bu o güne kadar duyulmamış bir teknoloji değildir. Ancak bu üç özellik hiç olmadığı kadar uyumlu ve kullanışlı bir şekilde bir araya getirilmiştir. Daha da önemlisi, yine iPhone için geliştirilen “App Store” uygulamasıyla beraber isteyen herkesin bu cihaz için uygulama üretebilmesi ve bu uygulamaları App Store üzerinden ücretli veya ücretsiz olarak kullanıcılara sunabilmesi sağlanmıştır. Böylece dünyanın her yerinden on binlerce mühendise ve girişimciye o günkü teknolojinin en son ürünü için yazılım yapma ve bundan para kazanma imkânı doğmuştur. İlerleyen yıllarda diğer büyük teknoloji şirketlerinin de benzer telefonlar üretmesiyle ve sunulan özelliklerin gitgide gelişmesiyle birlikte akıllı telefonlar dijital kültürün içerisinde başat cihazlar konumuna gelmiştir. Akıllı telefonların gündelik hayatın neredeyse zorunlu bir parçası olmasından sonra dijital kültür, öyle ki iki sözcüğün bir arada kullanılmasının bile gereksiz olabileceği bir yaygınlığa ulaşmıştır. Çağdaş kültür artık dijitalleşmeden bağımsız okunamayacak bir aşamadadır. Hatta artık “dijital dönüşüm” diye anılan sürecin tamamlandığı, hayatın ve kültürün her alanının halihazırda dijitalleşmiş olduğu söylenebilir. Tıpkı endüstri devriminde olduğu gibi dijital devrimde de tüm üretim-tüketim biçimleri ve sosyal ilişkiler köklü bir değişime uğramıştır. Sadece bunlar değil insanın temel bilişsel özellikleri de ciddi bir dönüşüm sürecine girmiştir. Brynjolfsson ve McAfee’nin  vurguladığı gibi ilk makine çağıyla kas gücünün yerini makineler ikame etmiş, “ikinci makine çağı” ile birlikte ise dijitalleşme beynin kapasitesini çok daha üst bir seviyeye çıkarmıştır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir