Temelden Paragraf

ÖSYM Tarzı Makaleler – Yazılar 44

DİJİTAL KÜLTÜR ve YAPAY ZEKÂ

Kültürel Çalışmalar alanındaki en tanınmış isimlerden biri olan Raymond Williams, kültür sözcüğünü tanımlamanın zorluğundan ve sözcüğün (İngiliz dilindeki) en karmaşık sözcüklerden biri olduğundan dem vurur. Bu karmaşıklığı biraz olsun azaltma amacından olsa gerek, kültür sözcüğü sosyal bilimlerde önüne en çok sıfat alan sözcüklerin başında gelmektedir. Yüksek, alçak, alt, üst, alternatif, popüler, yerel, evrensel, bu sıfatlardan bazılarıdır. Bu sıfatlandırmalardaki daha önemli bir amaç ise bir dönemi veya bir boyutu tanımlamaktır. “Dijital kültür” ifadesi de hem bir dönemi hem de farklı açılımlarıyla birlikte kültürün bir boyutunu yansıtmaktadır. Aynı zamanda, günümüzde kültür, neredeyse tamamı ile dijitalleşmiş ve eskiye dönülemeyecek derecede farklı bir yöne evrilmiştir.

Dijital kültür konusuna girilmeden önce üzerinde durulması gereken önemli bir tartışma; teknolojik gelişmelerin mi toplum ve kültür üzerinde şekillendirici bir etkiye sahip olduğu yoksa tam tersi bir sürecin mi yaşandığı üzerinedir. Geçmişi oldukça uzun olan bu tartışmanın bir tarafı, teknolojik gelişmenin kendine özgü bir akışı olduğunu ve bu akışın önünde durulamayacağını, dolayısıyla toplumsal hayatın buna uygun olarak şekillendirilmesi ve yeni durumlara adapte olması gerektiğini savunan teknolojik deterministlerden oluşur. Timisi, bir düşünme biçimi olarak teknolojik determinizmi şu sözlerle tanımlar;

Teknolojik determinizm, teknolojiyi toplumsal yaşamın merkezine koyan bir düşünme biçimi olarak gelişme, ilerleme, modernlik, demokrasi gibi temel kavram ve süreçlerin de belirleyicisi, taşıyıcısı, bir nevi motoru olarak ele alır. Bilim ve teknoloji gelişmelerinin tarihsel iz düşümü içerisinde insanlığın gelişmesinin koşulunu teknolojik icatların mevcudiyetine dayandıran determinizm, bu icatları bilim insanının ve laboratuarın nesnelliği ile kutsayıp, kendi içinde bir değer olarak ele alarak, toplumsal bağlamı ne olursa olsun aracın kullanımının yaratacağı sonuçların her toplumda aynı olacağını iddia eder

Teknolojik determinizmin karşıtında konumlanmış görüşler ise genel itibariyla teknolojinin toplumun genel refahı ve mutluluğuna göre şekillendirilmesi gerektiğini, kültürel sapma ve bozulmaların önlenmesini, dolayısıyla teknolojiye gereken yerlerde önleyici veya regüle edici müdahalelerin önemli bir gereklilik olduğunu savunmaktadır. Elbette bu iki ucun arasında sayılabilecek şekilde konumlanmış kuramlar da bulunmaktadır. Örneğin Castells (2005: 6), her iki tarafın arasında sayılabilecek bir görüşü savunur: Elbette ki, teknoloji toplumu belirlemez. Toplum da teknolojik değişimin yönünü çizemez, çünkü bilimsel keşif, teknolojik yenilik ve bunların toplumsal uygulanma süreçlerine bireysel yaratıcılık ve girişimcilik de dahil birçok etken dahil olur; öyle ki, nihai sonuç, karmaşık bir etkileşim sürecine dayalıdır. Hatta teknolojik belirlenimcilik ikilemi büyük olasılıkla yanlış bir sorundur; çünkü teknoloji toplumdur, çünkü toplum teknolojik aygıtlarına değinilmeksizin anlaşılamaz, resmedilemez

Dijital teknolojilerin tarihsel gelişiminde de Castells’in bahsettiği gibi karmaşık ve çift yönlü bir etkileşim süreci etkili olduğu görülmektedir. Birbirinden farklı tarihsel olaylar gelişmelere yön vermiş hatta bazen farklı amaçlarla ortaya atılan bir teori başka bir alandaki teknik gelişmelerin öncülü olmuştur. Örneğin NASA’nın uzaydaki sıcaklığı ölçmek için geliştirdiği kızılötesi termometreler bugün hastaların ateşini hızlı bir şekilde ölçebilmek için sağlık alanında da kullanılmaktadır. Pek çok alanda benzer teknolojik etkileşimler mevcuttur. Bunun yanında teknoloji sadece iktidarın ya da belirli bir elit tabakanın kontrolünde ilerlememiş, halktan gelen talepler ile birlikte toplum yapısının genel değişimi de teknolojik süreçlere öncülük etmiştir. Teknoloji ile üretimin teknik ilişkileri toplumun başat alanlarında doğmuş paradigmalar (örneğin üretim süreçleri, askeri-sanayi kompleksi) çerçevesinde örgütlenseler de tüm bir toplumsal ilişkiler, toplumsal yapılar düzenine yayılır, böylece iktidara, deneyime nüfuz eder, onları değiştirirler. Böylece kalkınma biçimleri, elbette sembolik iletişim de dahil olmak üzere, bütün bir toplumsal davranışlar alanını şekillendirir. Enformasyonelizm, bilgi ve enformasyon teknolojisine dayalı olduğundandır ki, enformasyonel kalkınma biçiminde kültür ile üretim güçleri, ruh ile madde arasında özellikle çok yakın bir bağ vardır.

Dijital keşifler ve dijitalleşme, zaman zaman toplumsal taleplerden doğmakla birlikte toplumu ve kültürü derinden ve köklü bir dönüşüme uğratmış, tarihsel süreç içerisinde oldukça önemli kırılma noktalarının yaşandığı bir sürece yayılmıştır.1 İnsanlık tarihinde, ateşin keşfedilmesi, yazının icadı, modern matbaa teknikleri, sanayileşmenin başlaması gibi gelişmeler yeni bir çağı başlatan olaylar olarak kabul edilmiştir. Bütün bu teknik gelişmeler esasen insanın doğanın içinde var olma ya da doğaya hükmetme çabasının birer yansımalarıdır. Tarihin başlangıcından itibaren teknolojik gelişmelerin genel hattı; öncelikle doğaya karşı insan yaşamının devamlılığını korumak, sonra bu yaşam içerisindeki ihtiyaçlar piramidinin gerekliliklerini karşılamak, daha sonraları ise doğanın devasa bir karmaşıklıkla işleyen düzenine ve gücüne karşı insan türünün onu kontrol edebilecek şekilde hükmünü sağlamak üzere ilerlemiştir. İçinde bulunduğumuz ve insanın doğaüstündeki tahakkümünün büyük ölçüde kesinleştiği, hatta Dünya üzerindeki değişimlerin birincil faktörünün insan olduğun döneme Antroposen Çağı adı verilmektedir. Crutzen’e göre 18. Yüzyıl sonlarından itibaren yeryüzündeki beşeri faaliyetlerin gezegen üzerindeki etkileri gözle görülür bir seviyeye ulaşmış ve mevcut “jeolojik dönemi” tanımlamak için insanlığın jeoloji ve ekoloji üzerindeki etkisini vurgulayan antroposen terimini kullanmak uygun bir hale gelmiştir. Antroposen Çağı’nda, insanlık doğa karşısındaki değişen konumuyla birlikte akıl ve teknoloji konusunda farklı açılımlar yapmak için gerekli ortama ve donanıma kavuşmuştur. Doğaya karşı hükmün neredeyse kesinleştiği, temel yaşam ihtiyaçlarının -çoğunluk için de olsa- kolaylıkla karşılandığı bir dünyada teknolojik arayışların yönü de değişmeye başlamıştır. Giderek daha fazla artan şekilde insanın sadece doğayı değil kendi biyolojik yapısını da aşmasını ve ürettiği makinelerle bütünleşmesini sağlayacak icat ve keşifler ortaya çıkmıştır. Bu durum artık sadece insan yaşamını değil tüm gezegeni etkilemektedir. Tarihçi Yuval Noah Harari (2016), milyonlarca yıl önce bir asteroidin dünyaya çarparak dinozorların neslini yok etmesiyle kıyaslayarak insanlığın Dünya üzerindeki son 100 yıllık etkisini şu sözlerle açıklamaktadır; O asteroit karadaki evrimin gidişatını değiştirmiş olsa da 4 milyar yıl önce ilk organizmaların ortaya çıkmasından bu yana değişmeyen temel evrim kurallarını etkilemedi. Süregiden bin yıllar boyunca virüsler de dinozorlar da doğal seçilimin sarsılmayan kurallarına bağlı kalarak evrimleşti. Yaşam tuhaf ve beklenmedik şekillere bürünse de organik âlemin sınırlarına bağlı kaldı; sonuçta kaktüsler de balinalar da organik bileşenlerden meydana geliyordu. Bugünse artık insan türü doğal seçilimi akıllı tasarımlarla değiştirmeye kalkıyor; yaşamı organikten inorganiğe taşıyor.

Dijitalleşmeyle birlikte gezegendeki yaşamın makineleşmeye doğru ilerleyişindeki katlanma hızı her geçen gün daha da artan bir hale bürünmüştür. 20. Yüzyıl’da geliştirilen teknolojilerin yardımıyla üretime ve gündelik hayata dair işlerin çoğunu makinelere devretmeye olanak veren dijital dönüşüm süreci başlamıştır. Dijitalleşmeyle birlikte Antroposen Çağı’nda makinelerin yükselişinin öne çıkacağı, bilgisayarların, yapay zekânın ve algoritmaların insan hayatı üzerinde giderek daha şekillendirici etkiye sahip olacağı ortadadır. Hardt ve Negri, “antropojenetik üretim” kavramına vurgu yaparak bu yeni dönemin insanlarını “maşinik topluluklar” olarak tanımlamış ve maruz kalınmakta olan dönüşüm sürecine şu sözlerle değinmişlerdir: “Öznelliğin ve yaşam formlarının üretimi giderek kapitalist değer yaratma sürecinin merkezine yerleşmekte olup, bu mantık bizi doğrudan bilişsel ve biyopolitik üretim kavramlarına götürmektedir.” Antroposen çağının dijitalleşme sahfasına geçmesinden sonra teknolojinin neredeyse bir mesih görevi göreceğini savunan tekno-iyimser yaklaşımlardan, teknolojik gelişmelerin dünyanın sonunu getireceğini iddia eden karamsar görüşlere uzanan farklı fikirler ortaya atılmıştır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir