ÖSYM Tarzı Makaleler – Yazılar 46
SABUNUN KISA TARİHİ
Etimolojik açıdan sabun sözcüğü, Latince’de “sapo”, “saipo” vb. şekillerinde geçmekte olup Latince’de “sapore”, “temizlemek” anlamındadır. Sabun ilk olarak Mezopotamya’da kullanılmaya başlanmıştır. İÖ 4000’li yıllarda Mezopotamya’da dokumacılığın gelişmiş olduğu, iplik ve kumaşların yıkanmasında sabun, potas ve şap kullanıldığı bilinmektedir. Sabun kimyaca yağ asitlerinin sodyum ya da potasyum tuzları olup bitkisel ya da hayvansal yağların sudkostik (NaOH) ve potaskostik (KOH) gibi kuvvetli alkalilerle tepkimesinden elde edilir.157 “Alkali” sözcüğü, Araplarda, çeşitli bitki küllerinin suda çözünen bileşenleri, yani potasyum karbonat ve sodyum karbonat anlamına gelmekteydi. 18. yüzyılda mineral alkalilerle (sodyum tuzları) bitkisel alkaliler (potasyum tuzları) birbirinden ayırt edildi. Ancak daha sonra bitkiler dünyasında da sodyum tuzlarının varlığı anlaşıldığı gibi 1796’da Martin Heinrich Klaproth (1743-1817) tarafından mineral dünyasında da potasyum tuzlarının bulunduğu keşfedildi.
Eski Mısır’da çeşitli yağlardan yapılmış sabun ve benzeri malzemeler cilt hastalıklarında ve cildi güzelleştirmede kullanılıyordu. Bu amaçla vücut, kül ile kil karışımından oluşan “suabu” (sabun!) adı verilen macunla temizlenir, ardından kokulu yağ ile masaj yapılır, daha sonra da tüm vücut sarı renkli aşıboyası ile ovulurdu. Eski Yunan’da ise insanlar sık yıkanıyor ama sabun kullanmıyorlardı. Vücutta biriken kirler, çeşitli yağlar sürerek kabartıldıktan sonra kaşağıya benzer bir demir parçası ile deri üzerinden kazınarak uzaklaştırılıyordu.
Kimya tarihçisi Martin Levey’in (1913-1970) Chemistry and Chemical Technology in Ancient Mesopotamia (Eski Mezopotamya’da Kimya ve Kimya Teknolojisi) adlı eserinde, sabunun çok eskiden beri Mısırlılar, Yunanlılar ve Romalılar tarafından bilindiği belirtilmektedir. Sabun Roma’ya, Germenler ya da Galyalılar tarafından getirilmiştir. Câbir Yazmaları’nda (9. yüzyıl) sabun ve alkalilerle yıkamaktan söz edilmektedir.
Bir Roma efsanesine göre sabun, Roma’daki Sapo Tepesi’nde rastlantıyla keşfedilmiştir. Tapınaklarda yakılarak kurban edilen hayvanların aşağıya akan yağları ile karışan odun külleri, Tiber Nehri’ne sürüklenirmiş. Bir süre sonra burada çamaşır yıkayan kadınlar, bu kaygan maddenin karıştığı suyla yıkadıkları çamaşırların daha kolay temizlendiğini görmüşler. Romalı tarihçi Yaşlı Plinius, sabunun ilk olarak keçi yağının odun külüyle kaynatılarak elde edilmiş olduğunu söyler.
Türkler yaklaşık olarak 11. yüzyıla kadar sabun yerine, sulardaki doğal soda, çöven, saparna, sabun otu, süt otu, kaşık otu, kılaya kabuğu, acı ağaç, herdemtaze, tavşankulağı, hint kestanesi vb. gibi saponinli maddeler ve kül kullanmışlardır. İslâm’ın doğuş yıllarında Müslümanların temizlik malzemesi olarak “sidr” denilen ve suda köpüren bir çeşit bitki tozu kullandıkları, klasik İslâm kaynaklarında belirtilmiştir.
İslâm dünyasında Arap yarımadasının en ünlü sabun üretim merkezlerinden biri, Filistin’deki Nablus kenti olup bu amaçla zeytinyağı kullanılmaktaydı. Osmanlılarda ise sabun imalatında kullanılan başlıca maddeler şunlardı: Zeytinyağı, soda, çorak, zeytin çekirdeği, kireç, içyağı, sabun madeni, hakşora, kül, kıla ve üşnan, fındık yağı, litron, dalık, silisit sud, Floransa toprağı, klor-kalusyon-natron. Osmanlı’da şu adlar altında çeşitli sabunlar üretilmiştir: Misk sabunu, hünkâri, paşa sabunu, alaca sabunu, arakî sabun, kara sabun, mine sabunu, kokulu sabun, Irakî sabun, Trabluskâri sabun, Girit sabunu ve leke sabunu.
Ortaçağ Avrupa’sında çamaşır yıkama malzemesinin hazırlanmasında gerekli olan bileşenler, kullanıcı kesimin durumuna bağlı olarak ayrı özel kesimlerden kotarılıyor ya da satın alınıyordu; örneğin içyağı (donyağı) kasaplardan ya da kemik toplayıcılarından sağlanıyordu. Sabun üretiminin kitleselleştiğİ döneme girildiğinde, sabun üretimi için gerekli bileşenler, sunulu kaynakların yeterliliğine göre seçilir ya da bizzat üreticilerce üretilir oldu.
İçyağı, tuz, kül ve kireç bileşenlerini içeren sabun reçetesi, beden yıkamada, elbise yıkamada ve ev temizliğinde kullanılacak beyaz ya da sarı renkte ev sabunu için evrensel temizlik malzemesi olarak uzun dönemler boyunca hizmet etmiştir. Kullanılacak kül, dört günlükten daha bayat olmamalı ve böylelikle sabunun rengini kirli kılmamalıydı. Bu amaçla yalnızca özel kül, mümkünse kayın odunu külü, bu yoksa kızılçam ya da köknar odunu külü olmalı, ama asla, sabun çözeltisini kırmızıya boyayan ve sabunu sevimsiz bir renge bürüyen meşe odunu külü olmamalıydı. Eğer evdeki ocak ya da fırından kayın odunu külü elde edilemiyorsa, “evin kadını”, dışarıdan kül satın almak için parasını esirgememeliydi.
Gezgin satıcıların sokaklarda kül satması, alışılmadık bir şey değildi. Fabrika ölçeğinde üretilen sodanın, külün yerine sabun ve yıkama çözeltisi hazırlanmasında artan oranda kullanılmaya başlandığı 19. yüzyıl ortalarına dek külcü kadın ve erkeklerin kentteki gündelik işleri, bir el arabası ile kentin sokaklarını dolaşmak ve sabunculara, çamaşırcı kadınlara ve ev kadınlarına satmak üzere sokaklardan kül toplamak idi.
Özel sabun kaynatma gününden birkaç gün önce, sabunda arzu edilen renge göre bir miktar beyaz çamaşır toprağı ve okr (aşıboyası), bir miktar kül çözeltisi ile bulamaç haline getirilir ve sıcak bir yerde dinlenmeye bırakılırdı. Sabun kaynatma için bu çözeltinin bir bölümü, katı yağ ya da içyağı ile birlikte bir kazana konur ve çok güçlü olmayan bir ateşte ısıtılırdı. Katı yağ ile çözelti, kıvamlı bir yapı halinde birbirine bağlanmaya başladığında, alttaki ateş güçlendirilir ve sabun köpürüp kabarmaya başlardı. Daha sonra başlangıçtaki çözeltinin geri kalan kısmı, bir kepçe ile azar azar bu karışıma katılır, sonunda da tuz eklenirdi. Tuz eklenmesi, yumuşak potasyum tuzundan, sert sodyum tuzuna dönüşümü sağlardı. Tüm sabun kaynatma süreci toplam yedi saat sürer ve katılaşması için en az bir gün beklendikten sonra hazır hale gelen sabun, önceden belirlenmiş şekillerde kesilirdi.
Sabun yapımında yalnızca sığır içyağı değil koyun, sığır ve domuzun kemiklerinden çıkarılan hayvansal yağlar, tüyleri alınmış domuz yağı tabakası, ayrıca da keten yağı gibi yöresel bitkisel yağlar da kullanılırdı. Kireç yerine zift (karasakız) de katılabilmekteydi. İsviçre kaynaklı bir reçeteye göre ham içyağı ve potasla birlikte kurutulmuş reçine de kullanılmaktaydı. Sabun bileşiminde yer alan en pahalı madde olan katı yağdan tasarruf etmek üzere kil ya da odun unu karıştırmak suretiyle alkali madde (kül) payı artırılır ve su katkısıyla sabun çözeltisi miktarı fazlalaştırılırdı.
Sabun üretimi, hammaddeye çok bağlı olan bir üretim idi. Özellikle katı yağlar ve potas hazırlamak için odun artıkları gerekiyordu. Avrupa’da 900’lerde Fransa’nın Marsilya ve İtalya’nın Savona kentleri ile 11. yüzyılda İngiltere’nin Bristol kenti, sabun üretim merkezleri oldu. 18. yüzyıl sonuna doğru Fransa’da, öncelikle de o zamanlar ün kazanmış olan Marsilya sabununun üretimi konusunda, önemli bir doğal soda kıtlığı baş göstermişti ve bu kıtlık kısmen İspanya’nın “Barilla”, İskoçya’nın ise “Kelp” diye adlandırılan, soda içerikli deniz bitki ve yosunlarının dışalımıyla karşılanmaya çalışılmıştır. Böylece Leblanc soda üretim yönteminin bulunmasından (1787) önce Avrupa’da kullanılan soda, büyük oranda, soda içerikli deniz yosunlarının yakılmasıyla elde edilen kül ile karşılandı.
Kireçli (“sert”) sularda sabun köpürmediğinden ve “kireçli sabun” şeklinde dağılarak ziyan olduğundan, kireçli su kullanılması durumunda sabun tüketimi artıyordu.
17. yüzyılda Avrupa’nın belirli kentlerinde sabun üretim merkezleri kurulmuştu. Akdeniz bölgesindeki Marsilya’da ise çoğunlukla siyah renkte ve kolza yağı, kenevir yağı, keten yağı ya da balık yağı ile hazırlanan arapsabunu üretimi yoğundu ve bu sabun her amaçla kullanılıyordu.
Ev ekonomisi açısından belirleyici olarak, 19. yüzyılın ilk yarısında bizzat evde üretilen odun külünün yerine geçmek üzere, hazır potas ticareti genişledi ve ticarette, çok çeşitli potas türleri yer alıyordu.
1775 yılında Paris Bilimler Akademisi, yapay soda üretim süreci reçetesinin bulunması konusunda ödül duyurusunda bulundu. Büyük oranda katılıma karşın ancak 1787 yılında kimyacı Nicolas Leblanc (1742 1806) tarafından önerilen yöntem, yapay soda üretim sorununu çözümledi. Böylece evsel kullanım için sabun ve diğer çamaşır yıkama kimyasal araçlarının sınaî üretimi 18. yüzyıl sonu ile 19. yüzyıl başlarında kullanıma girdi.
1845 yılında yaklaşık 385 bin nüfuslu bir kent olan Berlin’de yalnızca 24 sabuncu ustası ve 14 çırak vardı ve bunların temel çalışma alanı tuvalet sabunu ve ispermeçet mumu (balina içyağından) imaline yönelikti.
Sabunlaşma sürecindeki kimyasal olaylar da 18. yüzyıldan itibaren çeşitli araştırıcılarca araştırıldı. 18. yüzyıl ortalarından sonra sert sodyum sabunu ile yumuşak potasyum sabunu ayrımı yapıldı ve Michel Eugène Chevreul (1786-1889), 1813-1823 yılları arasında, o zamana dek kullanılanlarla birlikte pek çok katı yağın, alkalilerin eklenmesiyle sabuna dönüşeceğini saptadı. Kimyasal olarak sabun, yüksek oranda yağ asitlerinden ibaretti ve bunlar alkali maddelerle sabunlaşma işlemi sırasında bir bileşik veriyor ve aynı anda gliserin ayrılıyordu. Chevreul, arapsabunu (yumuşak sabun) ile sert sabun arasındaki farkı, ilkinin yağ asitleri ile potasyum hidroksit çözeltisinden ve gliserinden ibaret bir bileşik, diğerinin ise yağ asitleri ile sodyum hidroksit çözeltisinden ve gliserinden ibaret bir bileşik olduğu şeklinde açıkladı. Bu çalışmalar, sabun üretim alanına olan bilimsel ilgiyi kamçıladı ve başka hammadde olanaklarının aranması gündeme geldi. 1830’lardan itibaren kolonilerden Avrupa’ya hammadde sağlanması yoluyla sabun yapımında bitkisel yağların kullanımı gitgide önem kazandı. O zamana dek Almanya’da hemen hemen yalnız başına kullanılan içyağı yerine, artık, öncelikle düşük kaliteli zeytinyağı (palma yağı), kenevir yağı, keten yağı, kolza yağı ve koko (hindistancevizi; “Cocos nucifera”) yağı, sabun üretiminde kullanıma girmiştir. 1844 yılında kostik soda (sudkostik, NaOH) üretimi geliştirildikten ve İngiltere’de 1853’de patenti alınarak fabrika ölçeğinde üretimine geçildikten sonra, sabun üretiminde o zamana dek kullanılan kireç yerine başka bir ikame maddesi bulunmuş oluyordu.
19. yüzyılın ikinci yarısında gelişmeye başlayan gıda sanayisi, margarin ve yemeklik yağ üretimi için en iyi yağ maddelerini talep etmeye başladı ve bu alanda sabun sanayisi ile bir yarışma içine girdi. Gıda sanayisi üreticileri bu çatışmada kendi lehlerine bir tavır aldılar; daha ucuz ve daha düşük kaliteli yağlı maddeler sabun üretimine bırakıldı. Ancak belirli bir yağlı maddenin çeşitli amaçlı sabunlarda kullanılması her zaman uygun düşmüyordu. 1870’lerden itibaren, öncelikle tuvalet sabunu ve ev işlerinde kullanılacak sabun ayrımında üreticiler, kesin standartlara gittiler.
