Temelden Paragraf

ÖSYM Tarzı Makaleler – Yazılar 47

MÜZİĞİN GELİŞİMİ

Müzik sanat tarihi açısından sanat dallarının en eskisidir. İlk çağ filozofları müziğin temelini evrenin uyum ve düzeninin ritmik hareketinden kaynaklandığını ileri sürmüşlerdir. Evrendeki bu ritmik düzeni, insan bedenindeki ritmik düzene benzetmişlerdir. Tarih boyunca felsefeciler müziği maddeden arınmış, insan ruhuna iyi gelen sanatın en yücesi olduğunu söylemişlerdir

Müzik günümüzde genel olarak insan ruhuna iyi gelen bir eğlence aracı olarak görülmesine rağmen sadece bir eğlence aracı değildir. Arkeolojik buluntular ve tarihi kayıtlar müziğin değişik işlevleri olan bir ifade ve temsil aracı da olduğunu göstermiştir. Dolayısıyla ruhsal ve tinsel olarak insanların duygulanımlarının aynası olmasının yanında toplumların kültürel ve sosyal farklılığının da bir emaresidir. Hatta aynı toplumların farklı kesimlerini bile müzik ile ayrıştırmak mümkün olmaktadır. Farklı toplum ve grupların kültürel ve sosyal yaşamlarını anlayabilmek için kültürel öğelerinden biri olan müzik bizlere diğer kültürel öğelerle birlikte yol gösterebilmektedir. Fakat bu toplumsal farklılaşma bu unsurların müziklerinin birbirleri ile etkileşim içerisinde olmadığını göstermez. Müziğin her şeyden önce evrensel bir yönü vardır. Dolayısıyla insan evrensel bir varlık olduğu için farklı insanların duygulanımları arasında benzerlikler vardır. Müziğin evrenselliği, müziğin türüne bakılmaksızın insanların hüzün, neşe, coşku, heyecan gibi farklı duygu yelpazelerinin temsil edilmesini sağlar. Ancak müzik aynı zamanda bir uzmanlık alanı olarak estetik bir anlama sahiptir. Seslerin estetize edilmesi belli bir disiplini, yani uzmanlık kültürünü gerekli kılmaktadır. Dolayısıyla müziğin gelişim süreci hem müziğin özerk ve bir uzmanlık alanı olarak inşasını, hem de tek seslilikten çok sesliliğe doğru gelişen bir tarihsel süreci içermektedir.

Lull’a göre müziğin insan yaşamındaki tehlikeli duygusal iniş çıkışları, zayıflıkları, yenilgileri, kutlamaları ve çatışmaları, hem özel olarak yaşanabilen hem de diğer insanlarla paylaşılabilen hipnotize edici ve yansıtıcı bir işlevi vardır. Bu işlevi ile hem üreticileri ve hem de dinleyicileri aykırı deneyimler yaşar “Müzik, duygu ve düşüncelerin ateşli bir dizilişidir ve bu diziliş duygu ve düşünceleri öyle bir ifade eder ki, insan yaşamında bir eşi daha yoktur. Müzik varoluşsal özümüzün ve varoluş tarzımızın, evrensel ölçekte kabul gören bir sentezidir. Kişisel, sosyal, kültürel anlamlandırmalardan oluşan ve diğer iletişim biçimlerine benzemeyen harmanlamadır.” Müzisyen için müzik yapmanın amacı dinleyecilere bir anlatımda bulunmaktır. Bu iletişim biçimi tek yönlüdür. Müzisyenden dinleyene doğru olan bu iletişim modeli dinleyicide çoşku uyandırma, sevindirme, hüzünlendirme amacı taşırken aynı zamanda haber verme, hikâye aktarma gibi işlevleri de yerine getirir

Müziğin tarihi, “Serüvenlerle dolu bir yolculuk, yoksunluklar macerasıdır”, “Kuşları çağıran ilk insanların şarkısı, ilk çobanların flütü, ilk avcıların yayı, ilk gök gürültülerinde duyulan tanrıların ruhları, ilkel çokseslilik, klasik kontrpuan, tonal armoni on iki sesli müzik, caz, rap, elektronik müzik ve bugünün sampling’i arasındaki tek benzerlik, gürültüleri şekillendirme, güzel olanı kaosun içinden çıkarma hayalidir. Bu ne bir ilerleme ne de gerilemedir; daha ziyade sosyal düzendeki değişimlerin öncüsü olan bir gerilim, bir çeşit duyurudur.” Dolayısıyla müzik tarih boyunca gerek bilerek gerekse bilmeden zamanının koşullarından etkilenerek sürekli değişime uğramış, gelişmiş ve gereksinimlere cevap vermiştir.

Müziğin tarihsel gelişim süreci ile ilgili olarak Lord ve Snelson’ın açıklamaları aydınlatıcıdır. İnsanın yaratılışından itibaren, şarkı söyleyerek yada enstrüman çalarak müzik yaptığı farz edilir. İnsanın yaşamının her safhasında; büyüme çağı, evlilik, çocuk doğurma ve ölüme kadar müzik önemli bir rol oynar. Müzik; dinsel ritüellere, çalışma, dans ve eğlenceye eşlik eder. Ses; ağızdan çıkartılan sesle ya da vurularak, sallanarak, sürtülerek sesi kendi gövdelerinden çıkaran müzik aletleri, deri davullar, üflemeli müzik aletleri ya da parmakla çekerek, yayla sürterek ya da vurarak çalınan telli müzik aletleri ile yapılır. Tarih öncesi dönemde Batı Avrupa’da yapılan en eski müzikle ilgili çok az kanıt vardır. Bu kanıtlar ise mağara resimlerinden ya da arkeolojik bulgular aracılığıyla ortaya çıkarılmıştır. Müzik aleti olarak değerlendirilebilecek ilk bulgular, Alt Paleolitik Çağ’a (MÖ y.40000-8000) aittir; oyulmuş kabuklar çıngırak, delik açılmış hayvan kemiklerinin de flüt olarak kullanıldığı değerlendirilmektedir. Fransa ve İspanyadaki Paleolitik çağa ait mağara resimlerinde ise müzik ya da dansla doğrudan ilişkili çok az bilgi bulunur. Mezolitik Çağ’da (MÖ y. 8000-5000) bu türden buluşlar artar. Neolitik Çağ’daysa (MÖ y. 5000-2500) topraktan yapılmış çıngıraklar, çerçeve davullar ve flütler gibi yeni buluşların gittikçe arttığı görülür. Tunç ve Demir Çağlarının başı itibari ile (MÖ 2300’den MÖ 500’e kadar ve MÖ 800’den beri) Kuzey Avrupa ile Akdeniz çevresi özellikle, Yunanistan ve Anadolu (daha sonrada İtalya), okuryazar kültürlerin etkisi altındayken, Alplerin kuzeyi ve batısı bu gelişmelerden uzak kalmış, bu bölgelerde okuryazar kültürlerinin gelişmesi çok daha sonra gerçekleşmiştir. Bu bölgelerde maden çağına ait ilk müzik aleti olarak tunçtan yapılmış kornolar ve trompetler bulunmuştur. Aynı örnekler İrlanda, İskandinavya ve Orta Avrupa’da da ortaya çıkmıştır

Tarımın ardından sulu tarımın Orta Doğu ve Asya’daki verimli topraklarda yapılmaya başlanması, yazının icad edilmesi gibi gelişmeler bilimi, ekonomik faaliyetleri ve sanat gibi kültürel faaliyetlerin buralarda yükselmesini sağlamıştır. Bu bağlamda eski uygarlıklarda özellikle Mezopotamya’da M.Ö 3000’lerde Orta Doğu’da İndus Nehri kıyılarında ve Nil boyunca kent yerleşimlerinin başlaması ve okuryazar toplumun yükselişi aynı zamana rastlamaktadır. Dolayısıyla bu zamandan günümüze kadar gelen yazılı kaynaklar ve müzik aletleri bize pek çok kanıt sunmaktadır. Antik Mısır ve Mezopotamya uygarlıkları, sonra ise Anadolu coğrafyasındaki gelişmeler Antik Yunan ve Roma üzerinde etkili olmuştur. Akabinde Roma İmparatorluğunun çöküşü (MS 476), Batı’ da müzik tarihinin seyrini belirlemiştir. Bu seyir değişimi, müzik kuramı ve müzik aletlerinin gelişimi ile de doğrudan alakalıdır

Arkeolojik kalıntılardan anlaşıldığı üzere, müziğin gelişimi insanlığın gelişimi ile paralel ve belli coğrafi bölgelerde farklılıklar göstermektedir. Ayas’ın belirttiği gibi müzik gelenekleri, toplumların kültürel yapılarına ilişkin bilgi verdiği gibi, toplumlar arasındaki farklılıkları da ortaya koyar. Aynı toplumların farklı kesimleri arasında, hatta aynı müzik geleneğinin farklı tarihsel dönemleri arasında bile farklılıklar vardır.

Günümüze kadar gelen insanlığın evrensel kültürünün kökleri Antik Yunan döneminde başlar. Felsefenin, bilimin, sanatın ve müziğin kaynağı Antik Yunan’dır. “müzik” terimi köken olarak Antik Yunan “Musa1’ları” ile aynı kökene sahiptir. İlk zamanlarda bu terim, Musa’ların koruması altında olan şiir ve sahne sanatlarının hepsini karşılamaktadır. Yunan kaynakları daha uzun zamandır ulaşılabilir olduğundan Yunan müziği antik dünyanın müzik kültüründe, belki de hakkında en fazla araştırma yapılmış müzik türüdür

Dolayısıyla, bu çalışmanın ana ekseninin de Avrupa olması sebebiyle, başlangıçta Yunan müzik kültürünün nasıl oluştuğunun ve Avrupa müzik kültürünü nasıl etkilediğinin anlaşılması gerekmektedir. İncelendiğinde Yunan kültürünün genellikle bağımsız bir kültür olmadığı görülür. Yunan kültürünün Mısır, Fenike ve Asya kültürlerinden çok fazla etkilenmiş olmasının yanında Yunan müziğinin de çevre ülkelerden, özellikle Mısır’dan etkilenmiş olduğu düşünülmektedir. Ayrıca, Eski Yunan’da kullanılan başlıca çalgıların Asya’dan gelmiş olduğu da anlaşılmaktadır. Yunan dünyasının M.Ö 168’den itibaren Roma hükmüne girmesinden sonra, Roma Yunan müziği etkisinde kalmıştır. Antik Yunan döneminin sonrasında Roma döneminde Batı müziğinin günümüze ulaşma sürecinde müziğin sanatsal ve tarihsel yönü gelişmemiştir. Bu dönemde müzik sadece korunmuştur.

Roman’nın M.S 1’den itibaren ise doğuya genişlemesi ile de Batı Asya ve Kuzey Afrika’nın egzotik etkisi altına girmiştir. Roma’nın M.Ö 30’da Mısır’ı ele geçirmesinden sonra Roma’ya gelen Mısırlı müzisyenler beraberlerinde Mısır sistresi, arpı ve uzun flütü getirmiştir. Bu müzisyenler kendi müzik geleneklerini korumakla kalmamış Roma’nın kendine has olan müzik kimliğinin oluşmasına katkı yapmışlardır. Bu bağlamda Romalılar yoksul durumda oldukları müziklerini kendilerinin Anadolu kolu olan Etrüsklerden, ihtişamlı dönemlerinde ise Yunan ve Mısır’dan almıştır. Bu bakımdan makamlar Yunanlıları, çalgılar Etrüskleri çağrıştırmaktadır. Dolayısıyla Avrupa müziği Roma’nın bu çok kültürlü müziğinin özümsenmesinden oluşmuştur. Avrupa müziğinin oluşmasında bunlar dışında erken dönem kilise müziği ve enstrümanları ile din dışı müzik yapan gezici ozanların vokal formlarının da etkisi vardır. Roma döneminde müzik bir eğlence aracı olarak kullanılmıştır. Devamı olan Bizans döneminde ise ruhani bir anlam taşımıştır. Bir kuruma bağlı olması bakımından Bizans döneminde müzik kilise müziği olarak kurumsallaşmıştır

Yunan müziğinin Batı’nın sanat müziğine olan etkisi, ses düzenini etkileyen, ses dizileri üzerinden olmuştur. Telli çalgıların, kitara ve lirin seslerinin uyumlanmasıyla belirlenmiş olan bu ses dizileri, Dorya, Lidya, Frikya vs. gibi Yunan ülkesinin isimlerini almıştır. Bu diziler Bizans müziği ile Hıristiyan müziğini etkilemiş ve sonuçta Orta Çağ’da Yunan dizileri üzerine yapılan kurumsal çalışmalarla “Kilise dizileri” (makamları) ortaya çıkmıştır. Bugün bile müzik yaparken kullandığımız majör ve minör gamların oluşumu bu süreç sonunda kesinleşmiştir. Sonuç olarak Orta Çağ müziği Yunan ve Bizans gamlarına öykünen tek sesli kilise müziği olarak, durağan ve kendini tekrar eden bir müzik anlayışıdır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir