ÖSYM Tarzı Makaleler – Yazılar 50
YAPAY ZEKÂNIN ve İNSANLIĞIN GELECEĞİ: POSTHÜMANİZM’E DOĞRU
Yapay zekâya dair gelişmelerin hızla devam etmesi akıllara ilerleyen dönemlerde makinelerin dünya üzerinde iktidar sahibi olabileceği hatta tam hüküm sürebileceği gibi konuları getirmektedir. Harari “21. yüzyılın yeni teknolojileri, insanı sahip olduğu otoriteden mahrum bırakıp algoritmaları yetkilendirerek hümanist devrimin çarklarını geriye çevirebilir” diyerek bu durumun altını çizer. Hans Moravec ise ufukta bekleyenin “postbiyolojik” ya da “doğaüstü” sözcükleriyle tanımlanabilecek bir gelecek olduğunu işaret etmiştir. Böyle bir dünyada, makineler en az insanlar kadar karmaşık varlıklar haline gelecek ve bilinen her şeyi aşan bir şeye dönüşeceklerdir.
Moravec’e göre oluşacak olan yeni kültür dalgası o kadar büyük olacaktır ki “insan ırkı” kendi yapay mirasçıları tarafından ortadan kaldırılacaktır.
Bilimkurgu konulu birçok film yapıtındaki gelecek tasvirlerinde, genellikle makineler oldukça gelişmişken insanların beden ve zekâ yapısı günümüzdeki gelişmişlik seviyesiyle aynıdır. Bu durum tarihçi Michael Bess tarafından “Jetgiller Yanılgısı” olarak tarif edilmiştir. Daha gerçekçi bir gelecek tasvirinde ise insanların bedenleri ve organları da teknolojik aygıtlarla birleşecek ve bütünleşecektir. Dolayısıyla yapay zekâ ve ona bağlı teknolojiler, sadece toplumsal mekanizmayı değil insanların organik yapılarını da dönüşüme uğratacaktır. İnsanlar ve bilgisayarlar artık neredeyse simbiyotik biçimde evrimleşmektedir. İki taraf da diğerinin gelişmesine yardımcı olmakta ve gelişmek için diğer tarafa bağımlı halde bulunmaktadır. Kurzweil, Tegmark, Bostrom gibi transhümanistlere göre insanlık, tarihin ilerleyen evrelerinde yapay zekâ ve diğer dijital teknolojilerle bütünleşerek yeni bir evrimsel sürece geçecektir. Bu durumda iktidar ilişkilerini belirleyen unsur sadece kendi başına karar alan otonom robotlar değil onlarla bütünleşmiş, kendileri de birer siborga dönüşmüş olan yeni bir insan türü olacaktır. Ancak elbette belli bir aşamadan sonra insanın biyolojik ve makine yardımlı bilişsel kapasitesini fazlasıyla aşan “süper yapay zekâlar” ortaya çıkacaktır. Transhümanistlerin bu aşamadan sonra insanlığın kaderinin ne olacağına dair verdikleri cevaplar genellikle kerameti kendinden menkul bir iyimserlik içerir. Her nedense teknolojik gelişmenin karşı konulamazlığına ve bir şekilde insani olana uyum sağlayacağına (ya da tam tersine) duyulan derin bir inanç mevcuttur. Zuboff , tam da bu noktada teknolojik kaçınılmazlık anlayışının tehlikesine karşı uyarır ve teknolojinin ekonomiden ve toplumdan soyutlanmış, kendi başına bir olgu olarak değerlendirilemeyeceğini, her zaman Weber’in “ekonomik oryantasyon” olarak adlandırdığı şey tarafından şekillendirildiğini, kendinde bir amaç değil ekonomik hedeflerin yansıması olduğunu savunur. Ona göre bu durum göz ardı edildiğinde uygarlığın ilerleyişinin ne yönde gerçekleşeceği anlaşılamaz.
Yapay zekâya bağlı olarak giderek hızlanan otomasyon süreci, sadece yukarıda bahsedildiği gibi çalışma ve emek gibi konularda değil gündelik hayatın her aşamasında karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla Transhümanistlerin ya da Posthümanistlerin indirgemeci bir tutumla yapay zekâdaki gelişmeleri sadece “hayat kolaylaştırıcı” bir araçsallığa ya da evrimin kaçınılmaz bir sonucu olarak insan-makine birleşmesinin (teknolojik tekilliğin) tek yol olduğu düşüncesi, insan olmanın otomasyon karşısında maruz kaldığı ontolojik kırılmayı es geçmektedir.
Sanayileşmenin metaların seri üretimindeki fiziksel emeği makinelere aktarması gibi otomatize edilmiş medya da toplumsallığı dijital sistemlere aktarmıştır. Fiziksel emek, nasıl mekanik fabrika otomasyonuna doğru evrilmişse fiziksel sosyal becerilerden arınma da veriye dayalı yeni otomasyon biçimlerinin habercisidir. Fiziksel emeğin otomasyon sürecinde insanlara planlamacı veya kontrolör gibi roller düşmüştür. Ancak iletişimsel süreçlerin otomasyonunda insan düşüncesinin kapasitesinin çok daha fazlasının aşılacağı öngörüldüğünden genel teknolojik tahayyül, Posthümanizm vb. akımlara meyletmektedir. Bu akımlara göre insanın fiziksel ve zihinsel kapasitesinin aşılacak olmasına karşı tek çare biyolojik varlığın makinelerle birleştirilmesidir. Ancak Posthümanizm’in çelişkide olduğu nokta; insan öznelliğinin onu ortadan kaldırmaya aday olan teknolojik süreçlerle birlikte korunabileceğini savunmasıdır
İnsanların alet kullanımı tarih kadar eski, aletleri vücutlarının bir uzvu gibi kullanabilmeleri de o kadar olmasa da yüzyıllar öncesine kadar gitmektedir. Örneğin gözlük neredeyse insanın bir uzvunun yerini alan bir icattır. Dolayısıyla insan kültürü aletlerin kullanımıyla aynı hatta gelişmiştir. Ancak dijital araçların insan uzvu gibi kullanılması (örn. cep telefonları, akıllı saatler, giyilebilir teknolojiler) insanlık tarihinin son zamanlarında ve henüz çok küçük bir kısmında yer edinebilmiştir. Halen, etkileri ve sebep olacakları uzun vadeli sonuçları belirsizdir. Muhtemelen en zeki ve birikimli entelektüeller tarafından bile tam olarak tahmin edilemeyecektir. Bu da bizi meşhur “bilinmeyen bilinmeyenler”6 problemine götürmektedir. Yapay zekâ alanında ileride ortaya çıkacak teknolojik gelişmelerin bazılarının neleri etkileyeceğini biliyoruz. Bazı gelişmelerin neler olacağını bilsek de bu sonuçların neleri nasıl etkileyeceğini bilmiyoruz. Ancak bir de hiçbir şekilde tahmin edemediğimiz bazı gelişmeler ortaya çıkacaktır. Ve bu kadar geniş çaplı bir teknolojide bu durum çok ciddi bir risk anlamına gelmektedir. Dolayısıyla yapay zekâ gibi teknolojileri ve gelecekte ulaşacakları muhtemel sonuçları bir tekno iyimserlik içinde şimdiden kutlamadan önce durup düşünmek, çoğunlukla muhafazakâr görünmek endişesiyle arka plana itilse de, insanlığın yeni Frankenstein canavarlarına maruz kalmaması adına oldukça önemlidir.
Ünlü fizik bilimcisi Stephen Hawking, insanın biyolojik evriminin yapay zekâyla mücadele edemeyebileceğini, dolayısıyla insanlığın sonunun bu şekilde gelebileceğini söylemiş, ancak konuya tamamen karamsar bakmayarak yapay zekânın “insanlığın başına gelen ya en iyi ya da en kötü şey” olduğunu da belirtmiştir. Marksist düşünceye göre üretimi ve artı değeri arttıran bir araç olan “makine”, gelecekte emekten bağımsız olarak özerk bir konuma yerleşecektir ve bu durum ya özgürleştirici bir etkiye ya da tam tersine neden olacaktır. Bazılarına göre bütün bu tartışmalar için henüz çok erkendir. Ancak buradaki asıl önemli mesele, yapay zekânın bilimkurgu filmlerindeki gibi “dünyayı ele geçiren” distopik güç rolünden ziyade iktidar ilişkilerine ve toplumsal yapıya hâlihazırda etki etmeye başlamış bir etken olmasıdır. Yapay zekânın olumlu ve olumsuz yönlerinin ötesinde mevcut toplumsal ve kültürel sistem içerisinde başat bir rolde konumlanışı tartışılmalıdır. Bu konumlanış çoğu zaman bağımsız değildir. Bilindik güç ve iktidar ilişkileri, yapay zekânın aracılığıyla başka bir boyut kazanmıştır. Kısaca, meseleyi dünyayı ele geçirmeye çalışan şeytani bir yapay zekâ ihtimalinin korkutuculuğundan bahsetmek yerine yapay zekânın hali hazırda belirli hegemonik rollerin devamını araçsal olarak sağlayan yönüyle tartışmak şu anda daha önemli görünmektedir.
