Temelden Paragraf

ÖSYM Tarzı Makaleler – Yazılar 56

ÇALIŞMA TARİFNAMELERİ

Her ne kadar, insanın çalışma türü ve şekilleri sayısız denecek kadar çok olsa da bütün çalışanlara uygulanabilecek bazı kurallar da vardır.

(a) Yapılması mümkün olan işler arasından bir seçim yapmak: Bir insanın gücü ve zekası dar sınırlar içinde bulunur. Her şeyi yapmak isteyen, hiçbir şey yapamaz. Bazen, “Büyük bir müzisyen olsam:’ bazen “Sanayi işleri bana göre daha kolay: bazen de “Eğer politika sahasına atılmış olsaydım hiç kuşkusuz başarırdım:’ diyen kararsız insanları görürüz. Hiç kuşkunuz olmasın ki bunlar daima amatör müzisyen, iflas etmiş bir fabrikatör ve başarı kazanamamış politikacı olacaklardır. Napolyon, savaş sanatının belirli bir noktada kuvvetli olmak tan ibaret bulunduğunu söylerdi. Yaşama sanatı da harekete geçilecek bir nokta seçmekten ve bütün gücü oraya toplamak tan ibarettir. Bir meslek seçimini tesadüfe bırakmamalıyız. Kendisine bir meslek seçmek üzere olan insan, kendi kendine şöyle bir soru yöneltmeli: “Acaba ne olabilirim?” Çünkü kabiliyetlerinde olmayan bir şey için kendisini zorlaması abes olur. Eğer oğlunuz cesaretli ise onu büro şefi yapmaktansa pilot yapınız. Fakat bir kez meslek seçildi mi hata veya önemli bir arıza olmadığı takdirde, pişman olmak ve dönmek yoktur.

Seçilen bir mesleğin içinde bile, yeni yeni seçimler yapmak gerekecektir. Bir yazar, bütün romanları yazamaz; bir devlet adamı, idare mekanizmasındaki bütün birimleri ıslah edemez; bir gezgin bütün ülkeleri gezemez. Bu alanda da gücünüzün sınırını aşan kışkırtıcı hayalleri kesin bir kararlılıkla kendinizden uzaklaştırınız. Bir şeyi seçebilmek için kendinize gerekli olan zamanı ayırınız, fakat sınırlı bir miktar olarak. Askerler bir emrin bütün sonuçlarını iyice tarttıktan sonra tartışmayı bir ke lime ile sona erdirmeyi adet haline getirmişlerdir. “İş başına!”

Siz de iç âleminizde yaptığınız tartışmaları böyle sona er diriniz. “Gelecek sene ne yapsam? Acaba şu sınava mı hazırlansam? Yahut öteki sınava mı girsem? Yoksa şu fabrikadaki işe mi gireyim?” Bütün bu problemlerin ciddiyetle tartışılması doğaldır ama bu tartışmalara bir sınır çizilmesi de şarttır. Bir karar alınıp “iş başına!” denildikten sonra artık pişmanlıkların yararsız, değişik kararların da sonsuz olacağını akıldan çıkartmamalısınız.

Seçilen karardan ayrılmamak için zaman zaman bir çalışma planı yapmak yararlı olur. Bu planda, uzak amaçlar ve yakın amaçlar belirlenir. Birkaç ay, birkaç sene sonra bu planı göz den geçirirken gücümüz ve imkan sınırlarımız hakkında bir fikir sahibi olmuş oluruz. Fakat plana giren maddeler arasında ilk gayreti bekleyen unsurun ayrılması gerekmektedir. Dikkat bütün yoğunluğuyla bu hedefe çevrilmelidir. Yaptığın şeyi yap: ”Age quod agis:’ Onu bütün varlığınla yap! Vücudun ve ruhun bu amaca yönelsin! Oraya vardıktan sonra geriye dönebilir, yolunu kesen şu yan sokağa girebilir, şu manzarayı seyredebilirsin. Fakat asıl iş bitmedikçe yoldan sapmalar olmayacaktır!

Hoşa giden kişiler, her şeyle ilgili olanlardır. İşleri başladığı gibi sona erdirebilen insanlar ise belirli bir zamanda ancak bir tek konuyla ilgilenenlerdir. Amerikalılar böylelerine “one track mind” derler. Bir tek yolu izleyen akıllar! Bazen inatlarıyla, sabit fikirli oluşlarıyla can sıkarlarsa da belirli bir amaca doğru yaptıkları tekrar tekrar atılmalarla sonunda bütün engelleri aşanlar yine bunlardır.

(b) Başarabilmenin mümkün olduğuna inanmak: Amacınızı iyice seçmişseniz bu demektir ki eğer bir aksilik çıkmazsa gücünüz o amaca varmaya yetecektir. Ulaşılmayacak bir hedef seçmek hem abes hem de tehlikelidir. Zira sonunda başaramayınca inancın ölmesi ve gayretlerin felce uğraması ihtimali vardır. Goethe, genç şairlere uzun destanlar yazmak yerine, küçük şiirler yazmayı tavsiye ederdi. Samuel Butler, “Üzüm daima en iyi tanelerinden başlayarak yenmeli:’ diyordu. Büyük ve tafsilatlı bir eserin önce kolay kısımlarını mey dana getirmek daha uygundur. Eğer gidilmesi gereken yol bir solukta alınamayacak kadar uzun ise onu aşamalara ayırmak ve her bir aşama için kendini yalnızca o bölüme vererek bitmeden daha ötesine bakmamak en doğrusudur. Nasıl ki yal çın bir buz dağına tırmanan dağ adamı, yalnız önüne, buz içine kazdığı basamaklara bakar; aşması gereken mesafeden korkmamak için gözünü zirveye kaldırmaz, başının dönmemesi için altındaki uçuruma da bakmaz.

Bir ülkenin bütün tarihini yazmak, başlangıçta insanın üstesinden gelemeyeceği bir iş gibi görünür. Bu tarihi, devirlere ayırarak öncelikle bu devirlerden en iyi bildiğinizle işe başlayın, sonra diğerlerine geçin. Bir gün kendinizi zahmetlerinizin sonuna varmış olarak görünce şaşırır ve aşmış olduğunuz yüksek buz duvarını hayretle seyredersiniz. Birkaç denemeden sonra yürek cesaretlenir ve daha düzenli nefes alınır. Birçok kitap yazmış olan bir yazar, artık yeni başladığını bitireceğinden şüphe ye düşmez. Martin du Gard gibi, Duhamel gibi, Jules Romains gibi, Lacietelle gibi o da devlere benzer yüksek ciltler dizisini tırmanmaktan korkmaz. Bir gün zirveye varacağına emindir.

Mareşal Lyautey, Fas’a geldiği zaman, orada başsız, para sız, ordusuz, bozuk bir ülkeyle karşılaştı. Onun yerinde baş ka birisi olsaydı işleri düzene koymaktan ümidini keserdi. Fakat o, her şeyden önce elinde tuttuğu şehirlerde Rab at’ ta, Fas’ta hâkimiyetini sağlamlaştırmakla işe başlıyor. Bu merkezlerden harekete geçerek kabile kabile etrafa dağılıyor, zeytinyağı gibi dağılma politikası güdüyor. Birinden diğeri ne geçerek ve uzun gayretlerden sonra, isyan bölgesini hiç denecek dereceye indiriyor. “Tarlayı biçen orakçı, tarlanın öbür ucuna bakmaz:’ denir. Büyük bir temizliğe kalkmak isteyen ev kadını, dolaplarının gözlerini birer birer düzeltir. Uçarı bir insan her şeyi kolay sanır, fakat böyle sanması onu çok zarara uğratır. Gevşek ruhlu insan da her şeyi imkânsız sanır ve daha işe başlamadan o işten vazgeçer. Çalışkan bir işçi ise büyük işler başarmanın mümkün olduğunu bilir ve ihtiyatla, yavaş yavaş, bu işleri sonuna erdirir.

(c) Çalışmanın bir disiplini olmalı: Birçok insan yaşamın kısalığından şikâyet eder, fakat acaba şikâyet eden bu insanlar günde sekiz saat bile yaşıyorlar mı? Tanrı’nın yarattığı her gün, masasının başında, tezgâhında yahut mağazasında başarabileceği iş, insanı şaşırtacak derecede fazladır. Düşünün ki bir yazar, her gün yalnız iki sayfalık yazsaydı, uzun bir hayat sonunda, şüphesiz deha bakımından değil, fakat hacim olarak Balzac’ın ya da Voltaire’in eserlerine eşit bir iş başarmış olurdu.

Fakat masanın başına oturmak da her zaman yeterli olmaz, orada kendisini savunmayı da bilmeli insan. Çalışmanın sonucu, eğer kesintisizse, geometrik olarak artar. Bir yazarı düşünerek bunu kolaylıkla göz önüne getirebiliriz; yazar işe başlarken dış dünyayı unutmak ve artık yalnız kendi fikir ve hayallerini izlemek için, işe hazırlanma zamanına muhtaçtır. Fakat yazar için böyle olan, makinesinin neden bozulduğunu arayan tamirci için de bazı kararlar almaya çalışan sanayi şefi için de böyledir. Ara verilerek yapılan çalışma sonunda ortaya çıkmış bir eser, daima bu ara vermelerin izini taşır.

O halde, çalışan insan için, Montherlant’ın chronophages adını verdiği zaman yiyiciler ve Moliere’in can sıkıcılar dediği insanları kendinden uzaklaştırması, bir görev olacaktır. Bunlarda acıma denen şeyden iz yoktur. Kendilerine karşı koy mayan birinin zamanını son saniyesine kadar elinden alırlar ve hiç düşünmezler ki çalışan adam, bu zaman içinde yalnız bırakılmış olsaydı, faydalı bir iş ortaya koyabilirdi. Bunların anlayışları da yoktur. Kaşarlanmış bir zaman yiyici, savaş ilan edildiği gün, ordunun genelkurmay başkanına hiç sıkılmadan gidip kapıcısının askerlik durumunu sorabilir. Zaman yiyiciler, ziyaretle, telefonla, mektupla, her yoldan zarar verirler. Bunlara karşı nezaket ve sabırla davranmak büyük bir kusur dur. Bunlara sertlikle muamele etmek gereklidir, çünkü aksi halde davranmak manen intihar etmektir. Bu bakımdan Goet he şunları söylerken iyi bir yol göstericidir:

“insanlara, haber vermeden sizi ziyarete gelme alışkanlıklarını mutlaka kaybettirmek gerekir; bu ziyaretlerin size, kendinize yabancı fikirler vermekten başka bir etkisi olmaz. Bunlara hiç ihtiyacım yok, ben kendimdeki bol fikri zamanında yetiştirmekten acizim:

Ve şunları ekler:

“Dünya için bir şeyler yapmak isteyen insan, başkaları ta rafından yakalanmaktan kaçınmalıdır:’

Bu kaçınmanın ne kadar önemli olduğu şuradan anlaşılır ki, eğer başarılı olunamazsa ilk önce insanlar, kendisine fazlaca iltifat etmiş olduklarından, bu defa kurbanlarını alaya alacaklardır. Zaman yiyiciler bize, “Hiç evde durmuyorsunuz, işiniz yarım kalıyor:’ derler ve ardından da eklerler: “Yarın bize yemeğe geliniz.” Verdikleri dersten öğüt almalı ve bu daveti kabul etmemeliyiz.

Emirlere kulak asmayıp da Goethe’nin yanına zorla giren bir münasebetsizin, üstadın soğuk tavrı karşısında cesareti he men kırılıyordu. Goethe ellerini arkasına kenetler ve susardı. Eğer ziyaret eden önemli biriyse Goethe, hafifçe öksürür ve “Hım … Hım!” der, ağzından tek tük sözcükler çıkar ve konuşma böylelikle kısa zamanda biterdi. Mektuplara gelince onları iki kısma ayırırdı. Bir şey isteyenler (ki bunları kâğıt sepeti ne atardı); kendisine bir şeye dair söz verenler; eğer bunlar, kendisi için fikren ilerlemeye sebep olacak bir teklifte bulunuyorlarsa ancak onlara cevap verirdi. Yine Goethe “Ah gençler! Zamanın değerini hiç bilmiyorsunuz:’* derdi.

Diyebilirsiniz ki bu bencilliktir, çok büyük bazı adamların mektuplara cevap verdiğini hatırlamak ve münasebetsiz insanlar arasında bazen dikkate ve merhamete layık kimseler olabileceğini söylemek mümkündür. Gerçekten de bazıları Goethe’den şikayetçiydi ve bazı hareketlerini insanlık dışı bulurlardı fakat bu insanlık dışı dedikleri yanıdır ki bize Faust’u ve Wilhelm Meister’i kazandırmıştır. Gerçekten de kendini yiyenlere izin veren yenilir ve eserini meydana getirmeden kendisi meydandan çekilir. İşine tutkuyla bağlı olan insan, başkalarından ancak bu işe katabilecekleri şeyi ister. Bunların yapabilecekleri hiçbir işi reddetmez; fakat yalnız cümlelerden, kelimelerden oluşan toplantılardan, kalabalıklardan, gevezeliklerden kaçar. Goethe, eğer üzerimizde bir tesiri yoksa günlük olaylarla bile ilgilenmemeyi tavsiye eder. Bakan, general, gazeteci ve başka bir şey olmadığımız halde her sabah bir saatimizi bizden uzak yerlerde olan savaşlardan haber alma ya diğer bir saati de bu savaşların muhtemel sonuçlarından endişeye düşmeye ayırırsak ülkemize hizmet etmemiş olacağımız gibi servetlerin en telafi edilmez olanını yanı bir daha ele geçmeyecek kısa ömrü de harcamış oluruz.

(d) Bu çalışma disiplini, Goethe’nin örneğinde bir duygu disiplini derecesine kadar uzanıyordu. Şüphe götürmez ger çek şudur ki eğer kendimizi duygularımızın gelgitlerine kaptıracak olursak bunlar bizi çalışamaz hale getirirler. Evinde hasta bir çocuğu olan zavallı memurun halini gözden geçiriniz. Aklından çıkaramadığı bir yığın hayaller, rakam sütunlarını görmesine engel olur. Bir pusula yazmaya başlar başlamaz hemen kendisini hüzünlü düşüncelere kaptırır ve o boş kâğıdın karşısında saatlerce üzüntü içinde kalır. Bu duygular elbette tabiidir ve insanlara, duygularının hepsini işlerine f eda etmeleri öğüdü verilemez. Fakat iki kural göz önünde tutulmalı ve bunlara uyulmalıdır.

Birincisi, boş ya da aşırı heyecanların bizi işimizden ayırmasına meydan vermemek. ( Geçici bir sevda yüzünden nice sınavlar kaybedilmiştir!) İkincisi de önemli bir fedakarlığı hak eden bazı işlere her şeyi feda etmek. Bütün ömrünü, romanının tamamlanmasına vakfetmiş buhran zamanının başkanı da böyle yapar. Mareşal Joffre, duygulu olma hak kını kendine vermiyordu, bazı dostları haşinliğinden şikâyet ederlerdi; fakat Marne Nehri boyunca tutunabilmek ancak bu haşinlik sayesinde mümkün olabildi.

Büyük iş adamlarının hepsi ya da çoğu, zaman zaman yalnızlığa çekilmeyi bilen kişilerdir. Kiminin köyde bir villası, ki minin dağda bir evi, kiminin ıssız bir plajı bulunur; oraya gidince bütün bağlarını, hatta sevgi ve dostluk bağlarını bile terk ederler. Ancak oradayken olaylar ve heyecanlar büyük genel bir tablo halinde, kendilerine uygun yeri bulurlar.

Büyük şehirlerin gürültüsü içinde bir sahne, bir makale, bir dedikodu, önemli bir şey gibi görünebilir. Bütün bunlar ciddi işlerin ve duyguların yerini alabilirler. Fakat yıldızların yavaş hareketleri altında, önemsiz görünmeye layık şeyler karan lığa çekilir ve görünmez olurlar. O zaman gecenin ve ruhun suskunluğu içinde, anlamsız ve ilgisiz şeylerden temizlenmiş alanlar üzerine, sağlam binaların temeli atılmış olur. Barres, “Yalnızlık, beni alçaltmayan bir tek sensin!” diyor. Eklemeliyim ki: “Yalnızlık, beni zayıflatmayan bir sen varsın.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir