Temelden Paragraf

KÜLTÜR NEDİR?

ÖSYM Tarzı Makaleler – Yazılar 79

Bütün canlıların temel amacı hayatta kalmaktır. Milyonlarca yıl süren biyolojik evrim süreci, bugün yaşayan pek çok canlının değişen koşullara uyarlanarak ve buna göre değişim geçirerek bugüne kadar hayatta kaldığını ve türünü devam ettirdiğini göstermektedir. Ne var ki evrim süreci, canlıların hayatta kalmasında temel mekanizmanın biyolojik uyarlanma yeteneği olduğunu işaret etmektedir. Oysa in sanın biyolojik evrim süreci boyunca geçirdiği değişim, onun uyarlanmasını tam olarak açıklamak bakımından yetersizdir. Zira insan türü, çevresel baskılara kendi yarattığı bir araçla, kültürle uyarlanma yolunu seçerek ayakta kalmış ve türünün devamını sağlamıştır.

Kültür insanı diğer canlılardan ayıran en önemli olgudur. İnsan, diğer pek çok can lı türüyle karşılaştırıldığında, doğada kendi biyolojik donanımıyla hayatta kalmayı başarmak açısından zayıf ve yetersiz bir varlık olarak görülür. Örneğin avını yakalamak ya da bir avcıdan kaçmak için gelişmiş bir hız yeteneği veya avını yakaladığında onu kolaylıkla etkisiz hale getirip parçalayabilecek pençeleri ya da dişleri türünden biyolojik avantajları yoktur. İnsanın hayatta kalmasını ve türün devamını sağlayan yegâne avantajı, onun kültürüdür. Kültür, en genel tanımıyla, insanın doğa dışında yarattığı ve ona eklediği maddî ve manevî her şeydir. Bunun içine, üzerine giydiği giysiden beslenme sistemine, barınma tarzından dinsel inanışına, toplumsal örgütlenmesinden hayatı anlamlandırdığı ideolojik çerçevelere kadar pek çok şey girer. Kısacası, aslında teknoloji ile ayin ya da konuşma diliyle yemek pişirme aynı gerçekliğin parçalarıdır. Bütün canlılar, evrim tarihi içinde farklılaşmış tır. İnsan türü de bunun dışında değildir. İnsan da, tıpkı diğer hayvanlar gibi doğal seçilim ve uyarlanma süreçlerinin etkisi altında biyolojik değişime uğramış, ancak evriminde asıl sıçramayı biyolojik donanımının yetersiz kaldığı noktalarda, kendisinin ürettiği bir takım araç-gereçler ve kurumlar yoluyla sorun çözerek yani kültürel olarak gerçekleştirmiştir. Bu yüzden insan üzerine düşünenler, hayvanlar dünyasında insanın farklılığını önce Homo faber, yani alet yapan kavramıyla anlatmaya çalışmışlar, ancak felsefe ve düşünce tarihinde bu olguyu açıklamak için pek çok başka kavram insanı tanımlayan sıfatlar arasına katılmıştır. Bütün bu sıfatların işaret ettiği ortak yer kültür olgusudur. Zira bu sıfatların tanımladığı özellikler doğada bulunmaz; bunları insan kendi zekâsının ve el becerisinin ürünü olarak, doğa dışında, yaratmıştır. Bu yüzden insan türü, diğer hiçbir türün başaramadığı bir şeyi, yani dünyanın bütün iklim ve coğrafyalarında yaşamayı ve yerleşmeyi başarabilmiştir. Dünya üzerinde insanın uyarlanarak yurt haline getirmediği hiç bir coğrafya yoktur. En sıcak çöllerden en soğuk kutup bölgelerine, en kurak boz kırlardan en nemli tropikal alanlara kadar bütün coğrafî ve ekolojik eşikler insan tarafından iskân edilmiştir. Bunu sağlayan yegâne silah toplu olarak kültür kavramıyla açıklamaya çalıştığımız süreçler ve uyarlanma stratejileridir. Güneş ışınlarının dik olarak geldiği ekvator çizgisi çevresinde yaşayan insanlar, bu ekolojik koşullara uygun bir biyolojik uyarlanma geçirmişler ve deri renkleri koyulaşmıştır. Böyle ce ekolojik koşulların yarattığı risklere karşı biyolojik bir tepki vererek uyarlanmışlardır; ancak bugün aynı çevrede deri rengi koyu olmayan insanlar da yaşamaktadır. Bu nasıl mümkün olmaktadır? Çünkü açık tenli insanlar, güneşin dik gelen ışınlarına karşı kendilerini güneşten koruyacak araç ve gereçler yaparak, yeni giyinme biçimleri icat ederek ve en nihayet bugünkü teknolojik gelişmeyle aşırı sıcak ve neme karşı iklim düzenleyiciler yaparak hava koşullarını kendileri açısın dan yaşanabilir hatta konforlu kılarak yaşamı sürdürmektedirler. Bunun tersi de geçerlidir: Kuzey Kutbu’na yakın bölgelerde yaşayan Eskimolar, soğuk ve buzlar la kaplı bu coğrafyaya mikro evrim geçirerek uyarlanmışlar; ısıyı vücutta muhafaza etmeye yarayacak morfolojik ve fizyolojik değişiklikler geçirmişlerdir. Tabi i bu uyarlanmanın tek yönü biyolojik olanı değildir; bunun yanı sıra kültürel uyarlanma ile o çevrenin olanaklarından yararlanarak buzdan kulübeler (igloo’lar) yapmışlar, avladıkları kutup ayılarının derilerinden giysiler dikmişler, köpekleri evcilleştirerek onların çektiği kızaklarla ulaşımı sağlamışlar; o çevreye uygun bir beslenme ve geçim rejimi geliştirmişlerdir.

İşin biyolojik yönü açısından bakıldığında, aynı çevre koşullarında benzer biyolojik uyarlanmayı hiç yaşamamış başka tipte binlerce insan yaşamaktadır. Üstelik sanayi devriminin olanakları da bu bölgelere aktarılarak (köpeklerin çektiği kızaklar yerine motorlu kızaklar, kömür, petrol ürünleri gibi yeni yakıtlar aracılığıyla yeni ısınma olanakları, gorateks gibi ısıyı muhafaza eden yeni malzemelerden giysiler, çadırlar vs. üretmek gibi) bu bölgedeki kültürel uyarlanma daha ileri bir noktaya götürülmüştür. Bütün bu gelişmeler, insanın tarihöncesinden başlayıp bugünlere kadar ulaşan sorun çözme yöntemlerine, bunların birikimine ve değişip yeni koşullara uyarlayabilme yeteneğiyle ilişkilidir. Biz bu değişmeyi bir kültür tarihi olarak yani insanın araç-gereçlerindeki (maddî) değişmeyi izleyebileceğimiz, bunun yanı sıra dünya görüşlerinde ve algılarındaki değişmeyi (zihniyet değişimini) de görebileceğimiz bir değişme örüntüsü içinde tespit edebilmekteyiz. İyiyi-kötüyü de, doğru davranışla yanlış davranış arasındaki farkı da kültürümüzden öğreniriz. Doğal ihtiyaçlarımızı giderirken de onları doğal halleriyle değil kültür tarafından giydirilmiş biçimde, belirli normlara ve kurallara uygun olarak yerine getiririz. O yüzden bir kültür için doğru olan bir başkası için yanlış olabilir ya da bir kültür için olağan olan bir başkası için anormal olabilir. Özetle sadece yaşanabilir bir ortama değil, aynı zamanda bir kültürün içine doğarız. O kültür bizi biçimlendirir, nasıl davranacağımızı, hatta nasıl düşüneceğimizi o kültürden öğreniriz. Adeta kültür elimize yaşamda karşılaşacağımız durumlar, zorluklar ve sorunlar için bir harita ya da bir rehber tutuşturur. Yolumuzu onunla bulur, sorunlarla karşılaştığımızda çözmek için bu rehbere başvururuz. Ancak bu harita ya da rehber durağan değildir, sürekli değişir. Değişimin hızı kültürden kültüre, zamandan zamana değişebilir, ama değişim her yerde ve her zaman esastır. Hiçbir toplum ya da kültür başlangıcındaki durumunda değildir. Örneğin 1910’ların Türkiye’sinde Alman İmparatoru II. Kaiser Wilhelm’den özenilerek yayılan yukarıya kıvrılmış bıyıklar bir tür ilericiliği ya da o zamanın iktidar partisi İttihat-Terakki’ye mensubiyeti gösterirdi, bugün bu tür bıyığa atfedilen anlam değişmiş ve “farklı olma”nın bir göstergesi ya da bir delikanlılık timsali olarak algılanır hale gelmiştir. 1930 ve 40’larda badem bıyık modası yayılmıştı; Türkiye’de badem bıyıklılık bir tür Batılılaşma göstergesiydi ve bu bıyık biçimini büyük ölçüde bürokratlar benimsemişti. Bugünse bu bıyık bir tür gelenekselliği işaret eder. Bu örnekler bize sadece kültürün değiştiğini değil, yanı sıra bizim doğal ya da kişisel sandığımız veya yaşantımız içinde sıradanlaşıp otomatikman yaptığımız birtakım davranış ve seçimlerimizin kültürel anlamlarla yüklü olduğunu göstermektedir. Biz Türkler büyüklerin elini öperiz, ama bu bir Batılı için garip bir şeydir. Doğu toplumlarında erkeğin erkekle öpüşmesi normal bir davranışken, yine Batılılar için bunun cinsel çağrışımları vardır. Tıpkı yanak yanağa öpüşmekle kafanın alın kemiklerini birbirine vurarak selamlaşmak arasında, yüklenen siyasal anlamlar bakımından fark görülmesi gibi… Biz kişilerin bu davranışlarına göre kimi zaman onların kimliklerini, kimi zaman dünya görüşlerini çıkarsarız. Kişi kentli mi köylü mü, solcu mu sağcı mı, dindar mı dindar değil mi, şu yöreli mi bu yöreli mi? gibi… Dolayısıyla hiçbir davranış doğal ya da tarafsız değildir; kültür tarafından biçimlendirildiği gibi, onlara kültür içinde çeşitli anlamlar da yüklenmiştir. Biz onları bu kültürel süzgeç olmadan anlamlandıramayız. Bu süzgeci kafamızın içine yerleştiren de genellikle içine doğduğumuz kültürdür

İnsan hayatının bütün yönlerini kapsayan ve tarihsel bir derinliği bulunan kül tür kavramını tanımlamak pek kolay bir iş değildir. Bu yüzden kavram genellikle çok çeşitli yönlerine bakılarak tanımlanmış, antropolojinin tarihi içinde, çeşitli dö nemlerde pek çok tanımlama denemesi ortaya çıkmıştır. Antropolog A. L. Kroeber ve C. Kluckhohn, 1952 yılında yayımladıkları Kültür: Kavramların ve Tanımların Eleştirisi başlıklı derlemede kavramın 164 farklı kültür tanımına yer vermişlerdi. Ancak şu açıktır ki, eskilerin deyimiyle ağyarını mâni, efradını câmi (yani, içeriğinde olmayanları dışlayan ama öğelerini içinde toplayan) bir tanım yapabilmek için, kavramın içeriğini belirleyen öğeleri tam olarak anlamamız gerekir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir