Temelden Paragraf

ANTROPOLOJİNİN TARİHİ

ÖSYM Tarzı Makaleler – Yazılar 81

Antropolojik ilginin doğuşu, insan çeşitliliğine, farklı yaşam ve geçim biçimlerine dönük merakların ve bu çeşitliliği sergileyen yazının ortaya çıkmasıyla başlar. Genellikle Akdeniz ve Karadeniz dünyasındaki kültürel çeşitliliği tarihinde anlatan Herodotos, bu bakımdan antropolojinin babası sayılmıştır. Bu açıdan bakıldığında Marco Polo’yu ve Evliya Çelebi’yi de ilk antropologlar olarak selamlayabiliriz. Ancak bilimsel antropoloji, 19. yüzyılda bugünün modern sosyal bilimleri şekillenirken, Batı dışında kalan toplum ve kültürlerin inceleme alanı olarak diğerlerinden ayrışarak ortaya çıkmıştır. Kuzey Amerika ve Britanya’da yetişen ilk antropologlar, özellikle Amerika’nın modern öncesi kabile toplumları ile Afrika’da ve Avustralya Okyanusya adalarının sanayi toplumuna adım atmamış küçük-ölçekli toplulukları üzerinde çalışarak ilk etnografyaları yaptılar. Diğer sosyal bilimcilerin aksine antropologlar, küçük-ölçekli topluluklar üzerinde çalıştıkları için kültürü ve toplumsal örüntüleri bir bütün halinde betimleyebilen ve bu betimlemelerden kuramsal sonuçlar çıkarabilen kapsayıcı araştırmalara imza attılar. Bu süreçte antropolojinin yöntemi ve ilkeleri ortaya çıktı. İlk antropoloji, oryantalizmle birlikte sömürgeciliğin bilimi olarak yaşatmıştır. Gerçekten de özellikle Britanya yönetimi altında ki ülkelerde antropologlar, burada yaşayan insanların kültürlerini, yaşam ve geçim biçimlerinin esaslarını öğrenerek, sömürge yönetimleri tarafından bu toplumların nasıl daha iyi yönetilebileceğine ilişkin eşsiz bilgiler sunmuşlardır. Bu açıdan da o zamanların hükümetlerince desteklenmişlerdir. Benzer biçimde Kuzey Amerika’da da bu çalışmalar rezervasyon kamplarına kapatılmış yerli toplulukları üzerinde yürütülmüştür. Ele aldıkları insan toplulukları bakımından birbirine benzeyen bu iki ülke antropolojisi, kuramsal bakış açılarının farklılaşması yüzünden iki farklı antropoloji geleneği halinde gelişmiştir. Amerikan antropolojisi, özellikle Franz Boas’ın etkisiyle, kültür kavramını esas alan bir antropoloji olarak gelişti. İngiliz antropolojisi ise özellikle Radcliffe-Brown’ın etkisi altında her topluluğun karşılıklı etkileşim içinde bulunan farklı toplumsal kurumlardan oluşan bir toplumsal yapıya sahip olduğunu düşünen ve yapısal-işlevselci adı verilen bir çizgide gelişti. Kıta Avrupası’nda ise farklı bir gelenek, etnoloji geleneği gelişmiştir. Etnoloji geleneği, eski toplumların olduğu kadar çağdaş toplumların da gündelik hayatını ve kültürünü karşılaştırmalı olarak incelemeye yönelik Kıta Avrupası yaklaşımıdır. Kıta Avrupası’nda antropoloji denilince, daha çok fiziksel ya da biyolojik antropoloji anlaşılmıştır. O nedenle, Amerikan yaklaşımının biyolojik ve toplumsal varlığı bir arada inceleme eğilimini getiren bütüncü kurgusunun yerine, Avrupa’da bu ikisi ayrışmış ve Amerikan bakış açısının kültürel antropoloji ya da İngiliz bakış açısının sosyal antropoloji olarak adlandırdığı disiplin burada etnoloji adıyla kök salmıştır. Etnoloji geleneği, Almanca konuşulan ülkelerde, onların Slav komşularında ve Fransa’da, toplumun kendi ulusal kültürünün incelenerek sergilenmesi için geliştirilen folklor ya da halkbilimin aksine, ötekinin gözlenmesi ve incelenmesi için örgütlenmiş ve bu kurgusuyla Anglo-Sakson antropolojisinin Kıta Avrupası’ndaki karşılığı olmuştur. Bugün bu ayrım ve geleneklerin etkilerini ve güçlerini yitirmek te olduğunu ve genel bir antropoloji anlayışı ve yöntem birliği içinde birleşme eğilimine girdiğini söyleyebiliriz. Ancak Amerikan antropolojisinin hâlâ daha kültüralist ve bu yüzden biyolojik antropolojiyi ile arkeolojiyi de içeren bütüncü kültürel inşa yaklaşımını koruduğu, İngiliz antropolojisinin sosyolojiye yakınlığını sürdürdüğü ve daha çok bugün kültürel çalışmalar adı verilen akıma doğru evrildiği; Kıta Avrupası antropolojisinin ise yapısalcı ve Marksçı modellere daha yakın olduğu görülmektedir. Bu bakımdan Amerikan ve İngiliz antropolojileri bugün postmodernist ve postyapısalcı etkilere daha açık görülmektedir.

Öte yandan 17. yüzyılda temelleri atılan bilimsel devrimin çağına sağladığı yenilikler, pek çok tabunun sarsılmasına, tartışılmasına ve düşüncenin gelişimi önünde engel olmaktan çıkmasına yol açmıştı. Bunlardan ilki Galileo Galilei’nin ve Kopernik’in gök gözlemleri sonucunda kanıtladığı evren kuramıdır. Bu bilim sel gelişme, kilisenin tanıdığı Aristotelesçi evren kurgusunu, yani güneşin dünya çevresinde döndüğü, dünyanın evrenin merkezi olduğu görüşünü (geosantrizmi) yerle bir etmiştir. Ardından jeologlar, özellikle Charles Lyell’ın bulguları, dünyanın yaşının geleneksel bilginin kabul ettiğinden çok daha gerilere gittiğini, doğa tarihi yöntemiyle göstermiş, böylelikle Eski Ahit merkezli olan ve oradaki Yaratılış bahsinin sunduğu yaşlandırma yöntemiyle dünyanın ve insanlığın yaşını he saplayan gelenek büyük bir darbe almıştır. Oysa jeolojinin bilimsel yaşlandırma yöntemi, Kutsal Kitap’a dayanarak yapılan ve birkaç bin yıla sığan dünyanın yaşı bulgusu yerine, birkaç milyar yıllık bir dünya tarihi öngörüyor; bununla da kalmayıp dünyanın yaşıyla insanlığın yaşını eşitleyen bu bakış açısının yerine insanın ortaya çıkmasından çok öncelere giden bir yerküre jeolojik tarihi inşa ediyordu. 16. yüzyıldan itibaren Avrupalıların, Eski Dünya dışına çıkarak öteki kıtaları fethe başlamaları, Eski Dünya’nın bilinen halkları dışında pek çok halkın ve tanıdık olmayan pek çok kültürün varlığını gösterdi. 18. yüzyıldan başlayarak başlangıçta bazı hümanist ve misyonerlerin ve ardından antropologların bu halkları ve kültürleri tanıtmasıyla, bilinen dünyanın dışında büyük bir kültürel ve biyolojik çeşitliliğin farkına varıldı. Özellikle antropolojinin kültürel göreci yaklaşımı ile Av rupa merkezli dünya algısı (Avrosantrizm) yıkıldı; bununla da kalmadı, farklı kül türlerin ve yaşam biçimlerinin, daha doğrusu insanlığın tarihsel serüveni içinde dünyanın farklı coğrafyalarında farklı uyarlanma biçimleriyle farklı yaşam biçim leri yarattıklarının görülmesi, insanların yegâne ve en doğru yaşam biçiminin ve değerler dünyasının kendilerininki olmayabileceğine dair kuşkuları kamçıladı. Böylelikle, insanların kendi toplum ve kültürlerini merkeze koyarak dünyaya bu pencereden baktıkları etnikmerkezci bakış açısı (etnosantrizm) kırıldı. Son olarak antropolojinin, başlangıçta paleoantropolojik fosil kayıtlarına, yakın zamanlarda da genetik kanıtlara dayanarak inşa ettikleri insanın biyolojik evrim tarihi, insanın önceleri bugünkü haliyle değil, farklı formlarda var olduğunu ve bu formları izle yen bir evrim süreci yoluyla bugünkü halini aldığını ortaya koydu. Böylelikle özellikle büyük dinlerin, insanı merkeze koydukları ve dünyanın insanın mutlu luğu ve sınanması için yaratılmış bir sahne olduğunu vaz eden insanmerkezci dünya görüşü de (homosantrizm) sarsıldı. Tarihin çeşitli dönemlerinde insan düşüncesinin ve bilimsel gelişmenin önünde birer engel olarak duran bu dogmaların birer birer yıkılmasında antropolojik bulguların büyük bir katkısı oldu.

İnsan merkezci dünya görüşünü ve dünya algısını dönüştüren en önemli etki, hiç kuşkusuz jeolojinin yerkürenin tarihini araştırırken başvurduğu fosil kayıtlar bilgisi; yani paleontoloji olmuştur. Paleontoloji çeşitli katmanların arasından taşlaşmış olarak çıkan, çeşitli dönemlerde yaşamış canlı kalıntılarının incelenmesi yoluyla canlılara ait evrimleşmenin evrelerini göstermeye çalışan araştırma alanıdır. Çeşitli tekniklerle yaşları tespit edilen toprak ve kaya katmanlarının arasında kalan canlılara ait taşlaşmış buluntular, doğal olarak o katmanlarla yaşıttı ve bu bilgilerin birikimi bize hangi canlı türlerinin hangi zamanlarda yaşayıp hangi zamanlarda yok olduklarına, nasıl değişip dönüştüklerine ilişkin bilgi veriyordu. Böylelikle felsefî temelleri bulunan evrim görüşü, bilimsel kanıtlarla destekleniyor ve hem yerkürenin hem de canlıların skolastik düşünce içinde kesinleşmiş yaş bilgisi yerle bir oluyordu. Canlıların evrimine ilişkin gözlemlere dayanan ilk bilimsel açıklama Charles Darwin tarafından yapıldı. Darwin 1859 yılında yayımladığı Türlerin Kökeni başlıklı kitabında gözlemlerine dayanarak bir biyolojik evrim kuramı ortaya koydu. Bu kurama göre evrim geçirmemiş, yani ilk başlangıcından bugüne kadar değişmeden gelmiş bir canlı yoktu; zira doğadaki değişimler türlerin de değişerek ye ni koşullara uyarlanmasına ya da değişemeyerek yok olmalarına neden olan bir baskı oluşturuyordu. İnsan da bunun istisnası değildi. İnsana ilişkin bu kuramsal biyolojik evrim görüşü, zamanla ortaya çıkan insan fosil kayıtları aracılığıyla somut olarak izlenebilen bir bilgiye dönüştü. 1856 yılında Düsseldorf yakınlarındaki Ne ander vadisindeki bir mağarada bulunan yaşayan insana benzemeyen ilk insan fo silinden (Neandertal insanından) başlayarak, özellikle 20. yüzyılın başlarında Afrika’daki çalışmalarla yoğunlaşan bu bilgi birikimi biyolojik antropolojinin temeli oldu. Öte yandan 19. yüzyılda Avrupa’da antropoloji gelişirken, onu etkileyen en önemli kavramlardan birisi ırk kavramıydı. Zira başka kıtalarda yaşayan insanlar sadece kültürel farklılıklarıyla değil Avrupalılardan fiziksel farklarıyla da dikkat çekmiş ve 18. yüzyıldan itibaren bu morfolojik farklar, ırk kavramı altında sınflandırılmaya başlanmıştı. Bugün de kullanılan kaba ırk sınıflandırması, yani Beyazlar, Siyahlar, Sarılar gibi sadece deri rengine dayanarak insanları ayıran görüş, o başlangıç yıllarının eseridir. 19. yüzyılda bu ırk sınıflandırması, yükselen sömürgeciliğin sömürge ülkelerdeki insanlar üzerindeki tahakkümünü meşrulaştıracak bir araç haline getirildi ve Avrupa düşüncesinde, varsayılan ırksal farkın kültürel far kın, yani Batının gelişmişliğine karşın diğerlerinin geri kalmışlığının nedeni olduğunu temellendirmeye çalışan ideoloji, ırkçılık, ortaya çıktı. Özellikle 20. yüzyılın başlarından itibaren II. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar devam eden süreçte antropoloji, bu ideoloji için kullanıldı ve bir yanlış bilinç ortaya çıktı. Bu yanlış bilinç, antropolojiyi bir ırk bilimi gibi kurguladı ve özellikle bizim gibi ülkelerde bu bilim dalının, sosyal-kültürel yanı ve diğer hümanist göndermeleri ve yine kendi tarihi içinde ırkçılığa karşı geliştirdiği güçlü damar dikkate alınmaksızın sadece bir ırk bilimi olarak algılanmasına yol açtı. Bugünkü bilgimiz, özellikle genetik araştırmalara dayanan geniş birikim, insan türü için geçerli bir ırk sınıflandırmasının mümkün olmadığını gösterdiğinden antropolojinin böyle algılanmasını sağlayacak bir temel de ortada kalmadı. Aksine insan hakları yaklaşımının güçlü dayanaklarından ve destekçilerinden biri haline gelen antropoloji, ırk kavramı ve ırkçılık karşısında en güçlü bilimsel sesi çıkaran bir disiplin olarak yerleşikleşti.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir