KENTLEŞME VE TARIM DIŞI TABAKALAŞMANIN DOĞUŞU
ÖSYM Tarzı Makaleler – Yazılar 77
Tarihte ilk kentler, İÖ. 4. binin sonunda (Tunç Çağı’nda) Mezopotamya’da ortaya çıktı. Tarımsal etkinliğin merkezi olan ve tarımda çalışan nüfusun mekânsal örgütlenmesi olarak tanımlanabilecek köylerden farklı olarak kentler, tarım dışı nüfusun yaşadığı ve tarımda ortaya çıkan ürün fazlasının pazarlanıp mübadele edildiği merkezler olarak doğdular. Onların doğuşunu destekleyen koşullar, sulama kanalları açılarak yapılan ve doğa koşullarına bağımlı olmaktan çıkarılmış yoğun tarım yöntemlerinin yarattığı artık-değerle ilişkiliydi. Bu artık-değer tarım dışı bir nüfusu besleyecek noktaya ulaştığında, tarımcı nüfusun ihtiyaç duyduğu şeylerin üretiminde uzmanlaşmış ve birtakım hizmetlerin verildiği yeni mekânlar, yani kentler, örgütlendi. Kentler, burada ortaya çıkan tarım dışı iş bölümüne dayalı idi. Öte yandan tarımda ortaya çıkan artığa vergi veya haraç yoluyla el koymaktan kaynaklanan zenginlik ve iktidara bağlı tabakalaşma kentlerin örgütlenme zemini oldu. Böylelikle yoğun nüfusun, ticaretin ve biriken servetle beslenen bürokrasinin merkezi olarak kent ortaya çıktı. İlk kentler, çevrelerinde yer alan tarımcı yerleşmelerin oluşturduğu bir ağın merkezi olarak oluştular. Bu art alanın yarattığı ar tık değerden beslenen kentler, kendisine bağlı bu kırsal ağın ihtiyaçlarını karşılayacak kurumları oluşturarak bu artık değere çeşitli biçimlerde el koyma mekanizmalarını da geliştirdi.
Zamanla kentler, kol emeğinin ve tarımsal üretimin merkezi olan kırsal alanın ve köylülüğün karşıtı olarak tanımlanmaya başlandı. Tarımsal üretimin ve üretim de kullanılan kaba emeğin yerine kentler, uzmanlaşmış emeği, ticaret ilişkilerini, biriken servetle birlikte çevresiyle girdiği eşitsiz ilişkiyi, yazılı kültürü, dolayısıyla daha incelmiş bir yaşam tarzını, yani yüksek kültürü temsil eder hale geldiler. Bu yüksek kültür kendi tavrını, gelenek ve alışkanlıklarını geliştirdi. Zaman içinde bu tavır, gelenek ve alışkanlıklar bütün toplumun ulaşması gereken değerler ve idealler haline geldi. Böylelikle medeniyet kavramıyla kent arasında sıkı bir ilişki kurulmuş oluyordu. Batı dillerinde bu kavram civilization terimiyle karşılanmaktadır. Sözcüğün kökündeki civil mastarı Latince civis’ten gelmekteydi ve civis, doğrudan doğruya kenti ima etmekteydi. Kavramın bizim de kullandığımız Arapça eşi, yani medeniyet de medine yani kent kavramından türetilmişti. Bu çerçevede üretilen bir başka kavram çifti, büyük gelenek-küçük gelenek kavramlarından oluşur. Bu terimler Redfield (1956) tarafından geliştirilmiştir. Kavramlar, kentli seçkinlerin yazı lı gelenekleri ( büyük gelenek) ile köylülerin yazıya ve kesin kurallara dökülmemiş olan gelenekleri (küçük gelenek) arasındaki karşıtlığı vurgulamaktadır. Bu ayrım, aynı zamanda yazılı kültür-sözlü kültür karşıtlığına karşılık gelmektedir. Büyük gelenek bir yazı dilinin gelişmesini, ona ilişkin olarak resmî bir yazı dilinin ve bununla bağlantılı bir edebiyat dilinin doğmasını sağlar. Sözlü gelenek ise kırsal kültürün kuşaktan kuşağa sözlü olarak aktardığı kültür ürünlerini barındırmaktadır. Bugün halkbilimciler genellikle bu sözlü kültür alanıyla uğraşırlar. Örneğin divan şiiri bir büyük gelenek ya da yazılı kültür ürünüyken, âşık geleneği bir küçük gelenek veya sözlü kültür ürünüdür. Öte yandan büyük gelenek, yöneticilerin temsil ettiği resmî ve ortodoks dünya görüşünü yansıtırken, küçük gelenek da ha gevşek ve daha bağdaşmacı gelenekleri (Bkz. Ünite 9) bünyesinde barındırmış tır. Bir anlamda kentin bütün kozmopolitizmi bu yazılı kültürün çatısı altında birleşir. Örneğin Osmanlı saray müziği, Osmanlı toplumunda önemli bir büyük gelenek öğesi olarak görülebilir. Bu müzik türü kendisinden önceki (Bizans) saray müziğinin özelliklerini devralarak evrilmiş ve kentsel kozmopolitizmi oluşturan pek çok kaynak, bu temel biçimleniş altında bu müziğe katkı yapmıştır. Osmanlı saray müziğini besleyen kaynaklar arasında Ermeni, Rum ve Yahudi besteciler önemli bir yer tutar. Bizzat padişahların bazılarının da besteci ve güfteci olması da bu ça tının merkezine işaret etmektedir.
Ancak bu iki gelenek arasında sürekli bir alış-veriş ve buna bağlı olarak sürekli bir kültürleşme vardır. Büyük gelenek, zaman içinde küçük geleneğin öğelerini devşirip incelterek kente uyarlayabilmekte, büyük gelenek de köylüler tarafından yeniden yorumlanmak suretiyle kırsal koşullara uydurularak benimsenebilmektedir. Örneğin divan şiiri sadece Osmanlı sarayının denetimi altında gelişen bir tür olarak kalmamış ve halk şiirini de etkilemişti. Bunun gibi Osmanlı saray müziği de küçük geleneğe ait bazı makamlardan yararlanmış, halk müziğinde de büyük geleneğin makam dizgelerinden esinlenmeler ortaya çıkmıştır.
Bu kent-kır ikiliğinden yerel-evrensel ya da yerli-kozmopolit kavram çiftlerine de gidilebilir. Kentler, tarih boyunca hem kendi art alanlarının barındırdığı etnik, dinsel ve kültürel karmaşıklığı (çeşitliliği) barındıran ve yansıtan birer mikrokosmoz olmuş hem de kendi art alanları dışında kalan dış dünya ile girilen iktisadî ve siyasal ilişkilerin odağı olarak başka kültürlerden gelen yeniliklerin giriş kapısı olmuştur. Böylelikle farklılık ve çeşitlilik ile kentler özdeş hale gelmiştir. Sadece bu günkü kentler değil, tarihsel kentler de böyledir. Örneğin Tunç Çağı’nın görkemli merkezlerinden Kaniş-Karum (bugünkü Kayseri yakınlarındaki Kültepe), Yukarı Mezopotamyalı bir halk olan Assurların Anadolu içindeki en önemli ticaret koloni si olarak hem Assurların hem de yerli halkların bir arada yaşadığı kozmopolit bir kentti. Bunun gibi antik dönemin pek çok kentinde bir çok-dilliliğin egemen olduğunu görürüz. Örneğin Hititlerin başkenti Hattuşaş’da ünlü Kadeş antlaşmasının yazılı olduğu taş levha Akkadca ve Hititçe olmak üzere çift dillidir. Aynı zamanda Hattuşaş’da çok sayıda tapınak görürüz. Bu tapınakların her biri Hititlere bağlı diğer kentlerin tanrıları için yapılmıştı. Dolayısıyla tarihin bu büyük kentinde pek çok yerel inanç bir arada temsil ediliyordu. Bunun gibi ticaret ilişkileri yoluyla çok farklı kültürlere ait inançların kentlerde temsil edildiğini görürüz. Roma döneminin Bergama’sında yerel inançlara ilişkin tapınakların yanında bir büyük Mısır tapına ğı da vardı. Benzer biçimde Sardis (bugünkü Salihli yakınlarındaki Sart) kentinde yaşayan kalabalık bir Yahudi kolonisi mevcuttu. Kentler ticarî gerekler, üretim ih tiyaçları gibi kırsalı aşan yeni-tanımlanmış ihtiyaç ve işlevler yüzünden, bu ihtiyaç ve işlevleri görecek farklı topluluklara kucak açmışlardır. Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u alır almaz buradaki Rum Ortodoks ve Galatalı Latin cemaatlerine güvence verip burada kalmalarını sağladığını ve Anadolu’daki Ermeni toplumundan kalabalık bir grubu bu kente taşıyarak burada bir Ermeni Patrikliği kurduğunu hatırlayalım. Hem şehrin iktisadî hayatının çökmemesi için hem de kentin canlanarak Akdeniz’deki rolünü yeniden kazanması için Fatih, bir yandan kentin başlıca tabakalarını oluşturan bu toplulukları korumuş bir yandan da kente başka zanaatkâr toplulukların yerleşmesini özendirmiştir. Ankara’da da durum farklı değildi. 16. ve 17. yüzyıllarda dünyadaki tiftik yünü ve sof üretiminin merkezi olan Ankara, Türklerin yanı sıra, kalabalık Rum, Ermeni ve Yahudi cemaatlerini barındırdığı gibi, İngiliz ve Hollandalı tüccarların da yaşadığı bir kentti. Bu durum kentleri ister istemez kozmopolit, yani çok kültürlü yapmaktadır.
