Temelden Paragraf

ÖSYM Tarzı Makaleler – Yazılar 108

KÖYLÜLER VE EFENDİLER

1750’de insanlığın en büyük bölümü henüz tarihçilerin “tarım imparatorluğu” dedikleri memleketlerde yaşamaktaydılar. Tarım imparatorlukları, köylü üreticilerin artık ürününe el koyarak kendi çekirdeklerinde varlıklarını sürdüren büyük ve etnik açıdan karmaşık devletlerdi. Köylüler doğrusu küçük arazilerini çoğunlukla kendi aile emekleriyle ekip biçen çiftçilerdi. Sosyal sıralamada köylülerin üstün de toprağı bazen kendileri işleyebilen bazen da diğer köylü kiracılardan kira alan yerel elitler vardı. Aşağıdaki “gerçek köylüler”, köylülerin veya yerel yönetici grupların arazilerinde ücretle ya da ürünün bir kısmı mukabilinde çalışan topraksız işçilerdi. Yerli efendiler, kırsal esnaf ve tarım işçileri; hepsi yine de kültürel açıdan “gerçek köylüler” ile yakından bağlantılıydılar ve benzer değerleri onaylıyorlardı.

Qing Çin, Moğol Hindistan, Tokugawa Japon, Safavi İran, Java, Osmanlı İmparatorluğu, Rus İmparatorluğu ve Habsburg monarşisinin oluşturduğu tarım imparatorluklarının hep birlikte dünya nüfusunun en azından %70’inden sorumlu olmaları gerekir. İspanya Krallığı’nın Orta ve Güney Amerika’daki topraklarının büyük bölümü, henüz özgün Kızılderili nüfusunun soyundan gelenler tarafından işlenmekteydi. Muntazaman ürün yetiştiren topluluklar, göçebelerle ve orman sakinleriyle karmaşık ilişkiler sürdürerek Afrika’ya da dağılmışlardı. Bazı alanlarda erken kapitalist ticaret ağlarının ortaya çıkışı, kentli nüfusu toplamın %20’sinin üzerine itmiş olabilirse de geniş anlamda köylüler bu toplam nüfusun %80’inden sorumlu olsa gerek. Mesela kuzeybatı Avrupa’nın bazı bölgelerinde, Çin’in deniz veya nehir kıyılarında, Japon sahillerinde durumun böyle olduğu görülmektedir.

Bu eski kurumsal yapıların siyasi düzeni, şu veya bu derecede parçalanmaya ve karmaşıklaşmaya devam etti. Ancak, bunları sağlayan topluluklar ve ekonomiler, erken sanayileşmeyi ve devletin büyümesini deneyimleyen sonraki 19. yüzyılınkilerle karşılaştırıldığında, nispeten sadeydi. Buralarda yaşayan insanların çoğu köylü, tarım işçisi oldukları veya toprak sahipleriyle tüccarlar tarım üretimine bağımlı oldukları için, mahsulün niteliği, binlerce yıl önceki gibi gündelik hayata egemendi. Batı veya Güney Avrupalı köylü çiftçilerin çoğu, Asyalı ve Afrikalı muadillerinden pek az daha varlıklıydı ve çoğu zaman bol gıdaya erişimleri daha zordu. John Komlos, Orta Avrupa’nın çoğunun 18. yüzyıl boyunca ciddi bir beslenme kriziyle kıvrandığını ikna edici şekilde ileri sürmektedir. Kültürel açıdan sofistike Fransa dahi, 18. yüzyılın başından sonuna sürekli crises du subsistence[geçim krizi]nden bezmiştir. Pek çok Asyalı, Afrikalı ve Avrupalı toplum, yaklaşık her 20 yılda bir zayıf düşürücü bir kıtlık veya açlık çektiler. Bu kıtlıklar, hem bozkırlardan yahut çöllerden gelip kasıp kavuran eski tarz göçebe savaşçı gruplar hem de yeni ve Avrupai tarzda model orduların savaş ve dış istilalarıyla, derinleşti.

Ancak köylüler sadece en geniş anlamında dünya çapında tek bir kategori idi. Değişik topluluklardaki efendilerle köylülerin yaşam tarzları aslında birbirleriyle bir aile benzerliği taşımakta ancak ayrıntıda birçok önemli fark sergilemekteydi. Bu farklılıklar bir dereceye kadar yetiştirdikleri farklı tipte temel ürüne dayanmaktaydı. Mesela, Güney Çin, Güneydoğu Asya ve Hint nehir vadileri gibi pirinç yetiştirilen topraklar, ürünü sulama sistemlerini sürdürmek için yerel cemaatlerin büyük gayretini gerektiriyordu. Yoğun pirinç alanları, tipik olarak yabani otları temizlemek ve sulama kanallarını kazmak için ihtiyaç duyulan çok sayıda bağlanmış işçiyi veya çok fakir bağımlı köylüleri destekli yordu. Kuzey Çin, Kuzey Hindistan ve Ortadoğu ise Batı Avrupa ile onun Amerika sömürgeleri yığınıyla birlikte, aksine, nüfusun daha az yoğun olduğu kuru tahıl alanları ve kırsallardı. Buradaki çiftçiler çoğu zaman daha bağımsızdı ancak sulama ya da pazara ulaşma sıkıntısı yaşadıkları veya tefecilere yahut diğer kodamanlara borçlu oldukları için fakirdiler. Bu iki kutup arasında, tarım biçiminin, özgün ürün karmasına veya mikro ekolojiye ve tarım, hayvancılık ile çevresindeki kırsalcılar arasındaki dengeye bağımlı olması gibi sayısız yerel kombinasyon vardı. Köylülerin aynı türde ürünü yetiştirdikleri alanlarda dahi sosyal formlarda çok şey değişmekteydi. Siyasal elitlerin örgütlenme modeli, toprak kullanım hakkının karmaşık biçimlerini ve içlerinde gelişen tabi oluşu kabul ettirmek için müdahale etmekteydiler. Köylüler, ilaveten daha önceki sosyal bilimcilerin kimi zaman düşündüğü gibi çoğu kez, hiçbir şekilde toprağa bağlı olmayan yarı zamanlı zanaatkârlar, hamallar ve askerlerdi. Bu nedenle de makineleşmiş tarımın ve bilimsel bitkisel ürünlerin 19. yüzyıl sonuna doğru ortaya çıkışına kadar, köylüler ile efendilerin kendi hayatlarını yaşama ve birbirleriyle ilişki kurma tarzlarında girift farklılıklar vardı.

Köylüler, zamanın bazı eğitimli kişilerinin düşündüğü gibi “sıradan” değildiler; yine de pek çok hoşgörülü edebiyatçının 18. yüzyılın sonuna gelindiğinde savunmaya başladığı gibi bozulmamış bir asudeliğin büyüleyici sakinleri de değildiler. Ne de ayrıca, birçok modern radikal tarihçinin iddia etmeyi tercih ettiği gibi, toprak sahiplerine ve devlete karşı sürekli direniş savaşlarına giriyorlardı. Şiddetli ve kararlı köylü ayaklanmaları vardı elbette ve sonra gelen 18. yüzyıl da onlarla dopdoluydu. Yine de bu isyanlar, çoğunlukla kendi açılarından şiddete ve direnişe yaradılıştan bir eğilimden ziyade, umutsuzluğun kıyısındaki kırsaldaki insanların üstüne yığılan istismarlar ve yükümlülükler birikimini yansıtmaktaydılar. Köylü cemaatleri aslında, kendi mensuplarının davranışları ile yabancıların sahtekârlıkları hakkında güçlü bir ahlak duygusuna sahiptiler. Yine de çoğu köylü aile oldukça girişimciydi. Daha fazla toprak, para ve onur istiyorlardı. Fırsatlarını azamileştirmeye çalışacaklardı. Bu, siyasi düzenin ve ekonomik koşulların elverişli olduğu zamanlarda ve yerlerde büyük bir açıkgöz yetenek kaynağı sağladı. Bu dünyanın pek çok kısmında, bilhassa Güney ve Doğu Asya’ da ve Japonya’daki köylülerin, yenidünyada ise yerlerinden nakledilmiş köylülerin, 19. yüzyılın ekonomik dinamizminin çoğunu sağlayan büyük gelişim potansiyelinin kilidinin açılmasıydı.

Eski düzendeki sosyal hiyerarşiler de genel olarak birçok yorumcunun inandığından daha yumuşaktır. Eski rejimler statüye bağlıydılar ancak değişmez değillerdi. Bu durum, 18. yüzyıl Avrupalılarının göreneğin ve muhafazakârlığın değişmez hükümranlık alanı olarak düşündükleri Çin, Hindistan, Japonya ile Ortadoğu’ da dahi gerçekti. Birçok toplumda orta tabakadan yeni kişiler, hatta bazı zengin köylü aileler bir ila iki kuşak içinde kendilerini yüksek mevkilere getirebildi, toprağı ve ayrıcalıkları güvenceye alabildiler. Fakir veya düşük statülü köylülerin iktidara yükseldiği örnekler de var. Yine de hiyerarşi haddizatında nispeten yalındı: köylüler, tüccarlar, toprak sahipleri ve aristokratlar. Bazı toplumlarda meslekler biçimlenmeye başlayıncaya kadar, hala örgütsüz ve doğaları itibariyle kalıtsal olma eğilimindeydiler. Büyüyen kıtalararası ticarete hâkim olan uzmanlaşmış Asyalı ve Batı Avrupalı zanaatkâr birlikleri dahi hala büyük oranda dar kafalı yöneticilerin korumasıyla hasatın verimine bağımlıydılar.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir