ÖSYM Tarzı Makaleler – Yazılar 99
KÜLTÜR SANAT BAĞLAMINDA OSMANLI KİMLİĞİ
Türk dilli toplumların Erken Ortaçağ’da Altay bölgesinde başlayan ve merkez İslam dünyasını fethederek Doğu Akdeniz ve Balkanlar’da biten Batı’ya göç süreci en az 800-900 yıllık bir tarih dilimini kapsar. Bu bütün Osmanlı tarihinden daha uzun bir süreçtir. Türk göçerler yolları üzerinde Avrasya’nın bütün yerleşmiş toplumlarıyla simbiyotik ilişkiler içinde, bu uzun nefesli devingenliklerini, değişik koşullarda sürdürmüşlerdir. Türkler, bazen Samanilerin, bazen Bağdat halifelerinin paralı askerleri olarak, bazen kendi kabile reisleri ya da emirlerin idaresinde, sürekli savaşarak, yerli halkların, bazen içlerinde eriyip, bazen onları eriterek Avrasya’da özel bir tarih süreci yaşamış ve yaşattırmışlardır.
Orta Asya’nın kuzeyinde Doğu ve Batı Göktürkleri, Hazarlar, Volga Bulgarları, Peçenek ve Kumanlar, Moğollarla birlikte gelip Altınordu’ya katılanlar Orta Avrupa ve Balkanlar’a uzanmışlar, güney yolunu izleyenler ise Orta Asya’yı büyük ölçüde Türkleştirmişler, İran, Irak, Suriye, Anadolu’yu fethetmişler, bu bölgelerde kısa ve uzun süreli devletler kurmuşlardır
u beyliklerden biri olan küçük bir Türkmen beyliği, ilk beyi olan Osman’dan adını alan Osmanlı Devleti olmuştur. Müslümanlığı kendi gelenekleri içinde yorumlayan bu Türkmenler (İslamlaşan Türkler), kendilerinden önce Balkanlar’a ulaşan ve Slavlarla simbiyotik ilişkiler içinde eriyen ve Ortodoks Hristiyanlığı kabul eden Bulgarlar, Macar ve Slavlarla özdeşleşen Peçenek ve Kumanlar gibi Türk dilli kavimlerin Anadolu’daki paralelleridir ve onların da göç serüveni Balkanlar’da bitmiştir. Fakat kuzeyden Balkanlar’a gelenler, Slav ve Macarlar içinde dillerini kaybederken, güneyden gelenler dillerini ve inançlarını dayatmışlardır. Her iki halde de yerli halklarla simbiyotik bir yaşam gerçekleşmiştir. Anadolu’da yerlilerin büyük bir bölümü Türk dilli Müslüman olmuşlardır. Sultanların ve idareci sınıfın bütün Osmanlı tarihi boyunca etnik yapısı ve özellikle savaşta mağlup toplumların kadınlarının nasıl muamele gördüğü düşünülürse, Osmanlı çağında toplumlararası kaynaşmanın yaygın ve belirleyici olduğu açıktır. Fakat bu belirleyici olmanın doğası üzerinde tartışma sürmektedir. Bu gözlem Osmanlı toplum yapısını ve tarihini aydınlatıcıdır. Bunlardan birincisi göçerlik özelliğinin toplumun köyde ve kırsal alanda kalan ve çoğunluğunu Türkmenlerin oluşturduğu gruplara özgü olarak sınırlanmasıdır. İkincisi kentsel nüfusun çoğunlukla “Dönme” yerliler, Doğu’dan gelenler ve büyük bir olasılıkla Selçuklu çağında Türkleşmiş ve Müslüman olmuş Orta ve Doğu Anadolu halklarından oluşmasıdır. İstanbul’un fethinden sonra kente getirilip yerleştirilen halkın içinde hangi göçer grubun olduğuna ilişkin bir bilgi de yoktur. Üçüncüsü Balkan ve Akdeniz ağırlıklı bir politikanın Osmanlı politik düşüncesini yönlendirmesidir. Osmanlılar, Anadolu Türkmen beylik ve devletleriyle hesaplaşmaktan öteye, sadece Yavuz döneminde Yakında Yakındoğu’daki İslam ülkelerine ilgi duymuşlardır. Doğu’daki İslam’a bakış, önce etnik sonra politik yaşamda Safavi kışkırtmasına karşı yanıt olarak yaşamıştır. Fakat Osmanlı fetih ve haraç alanı Balkanlar’dır. Bu sadece cihat kavramıyla açıklanamayacak bir tutumdur. İstanbul’un jeopolitik mirası ve devletin idaresini ellerinde tutanların kökenleri nedeniyle böyledir. Kaldı ki Osmanlı dünyasına rakip olabilecek güç de Avrupa’da şekillenmiştir. Onun için Osmanlılar, Orta ve Yakındoğu İslam mirasını ne oranda benimserlerse benimsesinler, Doğu’daki Bağdat, Şam, Kudüs ya da Kahire gibi kentler, Filibe, Selanik, Manastır, Saraybosna kadar Osmanlı hiçbir zaman olmamıştır. Şam bir Türk kenti değildi, fakat Üsküp bir Türk kentiydi. Fatih yeni Osmanlı başkentini yaratmak için koyunlu, atlı, develi göçer Türkmenleri İstanbul’a getirmemiştir.
Kısaca Osmanlı devleti Müslüman kimlikli bir Doğu Akdeniz ve Balkan Devleti’dir. Özetle bir Avrupa devletidir. Avrupa’nın politik tarihi 14. yy’dan başlayarak Osmanlı ile şekillenmiştir. Fransız, İngiliz, Alman, Avusturya ve Rus devletleri birbirleriyle ne kadar savaşmışlarsa, Osmanlılar da Habsburglar, Romanoflar ve Venediklilerle o kadar savaşmıştır. Doğu ise Osmanlı için Otlukbeli, Çaldıran, Mısır fethi ve iki Bağdat seferi dışında sınır kavgalarından ibarettir. Osmanlılar Viyana fethine iki kez kalkışmışlar, ama Isfahan’ı ele geçirmeyi hiç düşünmemişlerdir. Fakat bir ayağı Belgrad’da öteki ayağı Kahire’de olan ve Hıristiyan Avrupa ile Müslüman Ortadoğu arasına yerleşmiş İmparatorluk, coğrafi olarak dünya tarihinin de merkezine yerleşmiştir. Bu özellikleriyle Geç Roma’nın ve Bizans İmparatorluğunun bıraktığı politik boşluğu doldurmuştur.
Osmanlılar Orta Asya, İran, Arap ve Bizans kültürlerinin değişik boyutlarını özümserken, bir yandan ilk Arap İslam’ın Yakındoğu bileşeninin, öte yandan Balkan, Doğu Akdeniz ve Anadolu Bizansı’nın miraslarına sahip olmuşlardır. Osmanlı sentezini en iyi anlatan görsel imge mimaridir. Osmanlı mimarisi, Arapların Kurtuba’ya ya da Orta Asya’ya taşıdığı cami imgesiyle değil, Süleyınaniye ve Selimiye ile karşımıza çıkar. Birincisi Ayasofya’ya bir naziredir, diğeri İran ve Orta Asya’ya bir selamdır. Osmanlı Türkleri, Doğu Akdeniz yaşam üslubunun bir okulunu yarattılar. İstanbul, Konstantiniyye olarak uzun zaman yaşamış, zaman zaman eklektisizmi ağır basan bir kültürün ve çok kökenli özgün bir idare sisteminin mekânı ve yayıcısı olmuştur. Bütün imparatorluklar gibi Osmanlı İmparatorluğu da etnik temeli dışlamış bir sistemdir. Kimlik dine dayalı idi. İkinci kimlik ise dille tanımlanan Türklüktü. Fakat Osmanlı idari geleneği Arapça, Farsça, Rumca gibi bir dille de yetinmedi. Türkçe’nin yozlaştığı bir idare dili olan Osmanlıcayı yarattı. Fakat bu dil ve bu dille yaratılan yazın halka mal olmamıştır.
Osmanlı hanedanının hukuki temeli Sünni İslam ve eski Türk töresine dayalı hükümdarlık erkiydi ve Osmanlılar tebalarının (halkların) etnik kökenine hiç önem vermediler. Hemen hemen hiçbir sultan anasının Türk ve Müslüman olmadığı bir hanedan ile büyük idarecileri ve ordusunun çekirdeği devşirme olan bir devletin Türklük iddiası güdmemesi doğaldır. Dünya gözünde Türkiye’yi Türk yapan, Türkçeyi egemen kılmış olan Türkmenlerdir. İmparatorluk Balkanlar’ın ve Ortadoğu’nun etnik mozaiğini bütün dil, din ve kültür boyutlarıyla kapsayan bir varlıktı. Temel kurumları İslami olsa bile, günlük yaşamı tümüyle kozmopolit nitelikte ve coğrafi konumu açısından, yenidünya ağırlığını hissettirene kadar, başka bir deyişle 1 7. yy sonuna kadar, eski dünyanın merkeziydi. 1683 İkinci Viyana Kuşatmasına denk düşen bir tarih döneminde büyük keşiflerle küreselleşen Batı Avrupa merkantilist egemenliğine boyun eğmek zorunda kalana kadar, dört yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu bir Müslüman Balkan ve Akdeniz Devleti olarak bütün Avrupa’yı karşısına aldı. Bu dört yüzyıl içinde Doğu Akdeniz, Anadolu, Karadeniz çevresi ve Balkanlar’da, dünya tarihinde bir kez daha gerçekleşemeyecek boyutlarda ve özelliklerde, tek merkezli bir kozmopolit toplum, bir kültürler mozaiği, bir sanat ve mimari geleneği yaratıldı.
Osmanlı tarihini iki farklı düzeyde değerlendirmek gerekir: Başkentlerinin özellikle İstanbul’un tarihi ve kültürü; eyaletlerin değişik geleneklere dayalı kültürü. Moldavya ile Suriye, Bosna ile Kahire’yi birleştiren yüzeysel bir idari kabuk dışında, bunları kültür, din ve dil bakımından, hatta ekonomik açıdan birbirine benzetecek hiçbir özellik yoktu. Tümüyle tek merkezli, adeta sultanın özel mülkü görünümü veren bir ülke, otokrat bir hükümdarın kulları olan bir toplum, başkentlerinde en büyük sanat ürünlerini yarattı. Sıradan insanın duyarlılığına hitap eden bir resim ve heykel geleneği olmayan ve 18. yy’dan önce matbaayı da kullanmamış Osmanlı toplumunda kültür, sanat ve dini yapılar dışında büyük mimari, sadece sultan ve çevresi için yaratıldı. Bütün zanaat atölyeleri önce sarayın isteklerini yerine getirmek için kurulmuştu. Bu durum, İmparatorluk sınırları içinde halk geleneklerinin bazen merkezin etkilerini de taşıyan alt kültür merkezleri olmasını engellemedi. Bazı sanat alanlarında, örneğin konut, halı, kilim gibi ürünler değişik gelişmeler izlediler. Fakat anıtsal mimari bizzat sultanların doğrudan istek ve kontrolleri altında, bir imparatorluk sanatı olarak gelişti.
Osmanlı hanedanlığının 600 yılı geçen tek çizgili süresi, devletin kendi içinde tutarlı bir politik strüktürü olduğunu kanıtlar. Osmanlı tarihi İslam tarihinin en çok Avrupalı olanıdır. Osmanlılar ne daha fazla Doğulu, ne de Katolik ya da Ortodokslardan daha dindardılar. Bir bakıma Ortodoks Patriği’ni İstanbul’da bırakarak Fatih ve ondan sonra gelen sultanlar Batı-Doğu, Roma-Konstantinopolis karşıtlığını sürdürdüler. Osmanlılara karşı Haçlı seferleri Papa’nın teşviki ile II. Murad döneminde Varna Savaşı’na kadar sürdü. Osmanlılar, Hıristiyan Avrupa’yı tehdit eden büyük bir askeri güce sahiptiler. Akdeniz ticaretini tehdit ettiler. Cezayir’den Dalmaçya’ya kadar bütün kıyılara, Kıbrıs ve Rodos gibi büyük adalara sahip olarak Avrupa’yı güneyden abluka altına alıp Akdeniz ticaretini etkilediler
Osmanlıların saraya hizmet eden yazılı kültüründe yapma bir dil olan Osmanlıca; Farsça ve Arapça kültüre egemen oldu. Fakat günlük yaşam koşulları Türk, Balkan Slav’ı, Anadolu Hıristiyan ya da Arap ülkeleri Müslümanları için pek farklı olmadı. Ülkenin her yanında, üretim yerel özellikler taşısa ve günlük yaşam geleneklerini sürdürse de, oldukça homojen bir üst Osmanlı yaşamının varlığından söz edilebilir. Dini yaşam; Sünni kentliler, daha çok kırsal kökenli ve çokluk Türkmen Aleviler, bu eğilimleri taşıyan çok sayıda tarikat, çeşitli mezheplerden Hıristiyanlar (çoğunluğu İstanbul Rum ve Ermeni patriklerine bağlı Ortodoks, Ermeni ve diğer Hıristiyan azınlıkları) ve Yahudilerle büyük bir çeşitlilik gösteriyordu.
Toprak kuramsal olarak sultana aitti, fakat çeşitli yasal kurallarla halka ve idarecilere devredilmişti. Kent nüfusu genel nüfusun %10-lS’i idi. Kentler, özellikle başkent, başka kentlerle karşılaştırma kabul etmeyen bir düzeyde, yüksek kültürün yaratıldığı ortamdı. Patronlar; sultan ve çevresi, büyük idareciler ve daha geç dönemlerde yerel derebeyler, eşraf, ayan idi. Mimari, küçük sanatlar, özellikle dokuma ve seramik önce sultan sarayı için yaratılıyordu. Gerçi bu bağlamda dünyanın diğer ülkelerinde de sanat üretiminin iktidarla ilişkisi yakın zamanlara kadar değişik olmamıştır. Ne var ki Batı’da sarayla birlikte kilise de ayrıcalıklı haklara sahipti. Osmanlı’da böyle bir ayrıcalık olmadı. Halk katında yaratıcı üretim olan sanat, konut mimarisi ve dokuma alanlarıyla sınırlı kaldı.
Merkezi otoritenin genelde zayıflaması, ekonominin Avrupa’nın sanayi üretimi ile boy ölçüşememesi, sürekli kaybedilen topraklar ve 19. yy’da Avrupa’nın giderek artan baskısı, klasik dönem ölçütlerini ortadan kaldırdı. Özellikle İstanbul’dan kaynaklanan idare, eğitim ve ordudaki değişiklikler ve giderek artan Avrupa etkileri, Batı’ya öykünen bir sınıfın yetişmesine ve mimaride hemen hemen Avrupa’yı tümüyle taklit eden bir seçmeciliğin gelişmesine yol açtı. Osmanlı klasik döneminin hiçbir boyutu 19. yy’a örnek olacak nitelikte değildi. İmparatorluk ufalmış, Batı ile boy ölçüşülemeyecek bir teknoloji düzeyinde üretebiliyordu. Osmanlı İmparatorluğu geçmişle köprüleri yıkarak son yüzyılına girdi. Avrupa’yı taklit etme, hayatta kalma mekanizmasıydı. Aslında göçerin yerleşik düzen standartlarını alması da benzer bir süreçti. Yenilikler önce yavaş yavaş, fakat sonra hiç tartışmadan yerleşmeye başladı. Toplumun bağnaz kesiminin “bid’at” diye yorumladığı her şey, İmparatorluk’u kurtarmasa bile, onun Cumhuriyet’le devam etmesine olanak sağladı.
Mimari ve sanatın beş yüzyıllık serüveni (yani Ortaçağ’dan Sanayi Devrimi’ne kadar: 1300-1800), Avrupa’da Geç Gotik, Rönesans, Barok ve Neo-Klasisizm aşamalarına tekabül eder. Osmanlı tarihinde, aynı dinamik yapı, düşünce ve sanatta atılım aranmasa da, Konstantinopolis fethi öncesi, Klasisizm, Lale Devri, Rokoko, Barok ve Avrupa’ya öykünen seçmecilik dönemleri yaşanmıştır.
Kuşkusuz Türkler’in Asya bozkırlarından kalkıp Anadolu ve Balkanlar’da stabilize olma süreçlerine ilişkin sayısız karanlık dönemler, olgular, önyargılar, klişeler, ideolojik yorumlar bulunmaktadır. Bu yorumlar, Osmanlı’nın kendisinden olduğu kadar, İranlı, Arap, Bizanslı, Rum, Ermeni ve Avrupalılardan kaynaklanır. Türk kaynakların çoğu idare eden ve etnik aidiyetlerini hemen hemen unutmuş Osmanlı yazar ve bürokratlarından gelir. Bunlarda İslam ve Osmanlı önyargıları çoğunluktadır. Oldukça geniş ve yararlı Batılı kaynaklar Türk ve İslam düşmanlığı taşıyabilirler. 19. yy’da nesnel gözlemlerin yanında ağırlıklı Avrupa emperyalist amaçlarını ve Türklerin hor görülmesini içeren önyargılar çoktur.
Yaygın önyargılardan biri Osmanlı’nın göçerliği ile ilgilidir. Bu, özellikle sanat ve mimari üretim için tümüyle geçersizdir, çünkü bu sanat kentlerde ve kentlerde oturanlar için üretilmiştir. Kent toplumu ise heterojen ve göçerlikle ilgisi olmayan bir toplumdu. Osmanlı sanatı Bursa, İznik, Edirne ve İstanbul’da üretilmiştir. Büyük sanat panoramasına eyaletlerin katkısı Yakındoğu, Anadolu ve Balkanlar’ın konut gelenekleridir. Bu alanda Ortaçağ’dan başlayan bir yapım süreci vardır. Buna Osmanlı çağında gelişen kendine özgü “hayatlı ev” üslubunu katmak gerekir. Osmanlı tarihi ve mimarisi bu perspektifler içinde birbirlerini anlatan iki bileşik olgudur. Özellikle fetih öncesi mimarisi, yazılı belgelerden daha açık olarak, ilk Osmanlı toplum yapısının özelliklerini anlatan bir temel veridir.
