Temelden Paragraf

Makaleyi okumaya geçmeden önce “ÖSYM Sınavları İçin Makale Nasıl Okunmalıdır.” yazımızı mutlaka okuyunuz.

ÖSYM Tarzı Makaleler – Yazılar 94

SİZİ SİZ YAPAN NEDİR?

ÖZEL HAYATLAR

Sizi siz yapan nedir ve sınırlarınız nelerdir? Bir bölümüyle yanıt belli görünüyor; siz, bilincin merkezisiniz. Fakat bilinç nedir acaba? Bilinç, zihnimizin en açık ve aynı zamanda en gizemli özelliğidir. Bir yandan, tecrübeleri edinen, algılan ve duyumları alan, acıyı hisseden, fikirleri bulan bilinçli birer müzakereci oluşumuzdan daha kesin ve aşikâr olan başka ne vardır ki? Diğer yandan, bilinç ne olabilir acaba? Fiziksel bir dünyadaki canlı fiziksel bedenler böyle bir olguyu nasıl yaratabilirler? Bilim, önceleri gizemli görü nen, örneğin manyetizma, fotosentez, sindirim ve hatta üreme gibi pek çok doğal olgunun sırrını ortaya çıkardı; ama bilinç kesinlikle bunlara benzemiyor. Öncelikle, manyetizma, fotosentez veya sindirim gibi belli bazı olgular, ilke olarak doğru araçlara sahip her gözlemci için eşit derecede erişilebilirdir, ama herhangi bir bilinç olayı, uygun niteliklere sahip olan ayrıcalıklı bir gözlemci gerektirir; bu gözlemcinin olguya erişimi tümüyle benzersizdir ve hangi araçlara sahip olurlarsa olsunlar, başkalarının erişiminden daha iyidir. Bu veya başka sebeplerle henüz sağlam bir bilinç kuramı mevcut değildir. Hatta böyle bir kuramın nasıl olması gerektiği konusunda bir fikir birliği bile yoktur. Bazıları işi ‘bilinç’ sözcüğüyle adlandırılabilecek gerçek bir şey olduğunu reddetmeye kadar vardırmışlardır.

Yaşamlarımızın böylesine bildik bir özelliğinin, tanımlama çabalama bunca zamandır direnmesi, bize onunla ilgili görüşümüzün hatalı olduğu nu düşündürtüyor. İhtiyacımız olan şey, yalnızca daha fazla kanıt, daha fazla deneysel ya da klinik veri değil; kelimenin gündelik hayatımızdaki an lamının izin verdiği her tür tarife uygun tek ve bildiğimiz bir olgunun, yani bilincin var olduğunu farz etmemizin yolunu açan varsayımları dikkatle yeniden düşünmeye ihtiyacımız var. Dikkatler ne zaman bilinç üzerinde yoğunlaşsa kaçınılmaz bir şekilde sorulan şaşırtıcı sorulan bir düşünün. Öteki hayvanlar da bilinçli mi? Bizimkine benzer bir bilince mi sahipler? Bir bilgisayar ya da robotun bilinci olabilir mi? Bir kişinin bilinçdışı düşünceleri olabilir mi? Bilinçdışı acılara, duyulara ya da algılara sahip olabilir mi? Bir bebek doğduğunda ya da öncesinde bilinçli midir? Rüya görürken bilinçli miyiz?

Bir insan bir beyinde birden fazla bilinçli özne ya da ego ya da benlik barındırabilir mi?

Bu sorulara sağlam yanıtlar vermek kesinlikle bilinç konusunda çeşitli sorunları olan adayların iç koşulları ve davranış kapasiteleri hakkında yapılacak deneysel keşiflere bağlıdır büyük ölçüde fakat böyle her deneysel bulgu söz konusu olduğunda, bilinç meselesiyle ilgisi nedir, neden diye sorabiliriz? Bunlar, doğrudan deneysel sorular olmayıp, kavramsal sorulardır; bu sorulara düşünce deneyleri yardımıyla yanıt bulabiliriz.

Bizim sıradan bilinç kavramımız kabaca ‘içerden’ ve ‘dışardan’ ifadeleriyle anlatılabilen birbirinden ayrı iki etken kümesine bağlı görünmektedir. Bilincimiz içerden, apaçık ve her yere sirayet eden bir şey gibi görünüyor: Biliyoruz ki çevremizde pek çok şey oluyor ve hatta biz tamamen farkında ve bilincinde olmadan bedenlerimizin içinde bir sürü şey olup bitiyor, ama hiçbir şeyi, bireysel olarak bilincinde olduğumuz şeylerden daha yakın bir şekilde bilemeyiz. Bilincinde olduğum şeyler ve onların bilincinde olma biçimlerim, ben olmak denilen şeyi belirler. Ben olmak denilen şeyi başka kimsenin bilemeyeceği bir şekilde bilirim. Bilinç içerden, sanki ya hep olan ya da hiç olmayan bir olgu gibidir; ya açık ya da kapalı olan bir iç ışık gibi. Bazen içimizin geçtiğini veya dikkatimizi kaybettiğimizi ya da uyuduğumuzu ve hatta ara sıra bilincimizin aşın derecede keskinleştiğini kabul etsek de bilincimiz yerinde olduğunda, bilinçli olduğumuz gerçeği derecelendirilemez. Bu nedenle sanki bilinci, evreni keskin hatlarla iki farklı türe ayıran bir nitelikmiş gibi gören bir bakış açısı söz konusudur: bilince sahip olanlar ve olmayanlar. Bilince sahip olanlar öznelerdir, şeyler onlara göre şu ya da bu şekilde olabilir; bir-şey-olmak-denilen-şey olabilmiş varlıklardır. Buradaki olmak, hiçbir şekilde bir tuğla, bir hesap makinesi ya da bir elma olmak denilen şey değildir. Bu şeylerin de içi vardır ama gerçek bir içleri -iç dünyaları, bir bakış açıları- yoktur. Bu, olmak denilen şey, şüphesiz ben olmak denilen şey gibidir -içerden bildiğim bir şeydir- ve neredeyse şüphesiz sen olmak gibi bir şeydir -çünkü bana son derece ikna edici bir şekilde senin için de aynı şey olduğunu anlatırsın- ve muhtemelen bir köpek ya da bir yunus olmak denilen şey gibi -keşke bize anlatabilseler!- hatta belki de örümcek olmak gibi bir şeydir.

 ÖTEKİ ZİHİNLER

Başkalarını -başka insanları ve başka yaratıkları- düşünürken ister istemez onları dışarıdan düşünür ve sonra birden onların çeşitli gözlemlene bilir özelliklerinin, onların bilinci meselesiyle doğrudan ilgili olduğunu fark ederiz. Yaratıklar kendi duyu alanları içine giren olaylara gereken tepkileri verirler; nesneleri tanırlar, acı verici durumlardan kaçınırlar, öğrenirler, plan yaparlar ve sorunları çözerler. Zekâ sergilerler. Ama meseleleri bu şe kilde ortaya koymak sorun hakkında peşin hüküm vermeye yol açabilir. Örneğin onların duyularından ya da “acı verici” durumlardan söz etmek, bilinç konusunu zaten varsaydığımızı gösterir; bir robotu bu sözcüklerle tanımlamış olsaydık, kelime seçimindeki tartışma yaratma amacı ortaya çıkacaktı (ve çoğu kişi tarafından reddedilecekti). Yaratıklar, gerçek ya da hayal ürünü robotlardan ne tür farklılıklar gösterirler? Organik ve biyolojik açıdan bize benzerler ve örnek bilinçli yaratıklar biziz. Bu benzerlik elbette çeşitli derecelerdedir ve bir kişinin ne tür benzerliklerin önemli olduğu konusundaki sezgileri herhalde pek güvenilir değildir. Yunusların balık oluşu, bizim zihnimizden onların da bizim gibi bilinçli oldukları fikrini çıkarır ki çıkarmamalıdır. Şempanzeler deniz salyangozları kadar aptal olsalardı bile, yüzlerinin bizimkilerle benzerliği kuşkusuz yine de onların tılsımlı çembere dâhil edilmelerini kolaylaştırırdı. Sinekler bize yakın boyutlarda ya da sıcakkanlı olsalardı, kanatlarını kopardığımız zaman acı çektiklerinden çok daha fazla emin olurduk (önemli olan acı türü, bizim bildiğimiz cinstendir).

Bizi bu türden görüşlerin dikkate değer, diğerlerinin ise önemsiz olduğuna inandıran şey nedir?

En belirgin yanıt şudur: Çeşitli dışsal göstergeler, her bilinçli öznenin içerden bildiği her ne ise o şeyin varlığına dair az çok güvenilir işaretler ya da belirtilerdir. Ama bu, nasıl doğrulanabilir? Bu, aslında şu kötü şöhretli “öteki zihinler sorunu”dur. İnsan, kendisi söz konusu olduğunda, iç dün yası sayesinde dışardan gözlemlenebilir davranışlarının birbiriyle uyuştuğunu doğrudan gözlemleyebilirmiş gibi görünüyor. Ama her birimizin yavaş yavaş tekbenciliğin ötesine geçmesi gerekiyorsa açıkça olanaksız gibi görünen bir iş yapmalıyız: Başkalarındaki iç ile dışın uyuşumunu doğrulamalıyız. Kendi durumlarındaki uyuşumu bize anlatmaları tek başına buna yetmeyecektir çünkü bu bize yalnızca dışın dışla uyuşumunu daha fazla gösterir: Algılama ve akıllı eylem konusundaki sergilenebilir yetiler normal olarak konuşma, özellikle de “içe bakışla ilgili” aktarımlarda bulunma yetisiyle uyumludur. Eğer zekice tasarlanmış (uygun bağlamlarda uygun sesleri çıkarabilen) bir robot, bize iç dünyasından söz edebilse (söz eder gibi görünse), onu tılsımlı daireye kabul etmeye hakkımız olur muydu? Belki olurdu, ancak oyuna getirilmediğimizi nasıl söyleyebilirdik acaba? Burada sanki şöyle bir soru var: Şu özel iç ışık gerçekten yanık mı, yoksa içerde karanlıktan başka bir şey yok mu? Bu soru yanıtlanamaz görünüyor. Belki de daha şimdiden yanlış bir adım atmış bulunuyoruz.

Son birkaç paragrafta ‘biz’ ve ‘bizim· sözcüklerini kullanmam ve sizlerin de umursamadan kabul etmeniz bizlerin öteki zihinler sorununu ciddi ye almadığımızı gösteriyor; en azından kendi açımızdan ve normal koşullar altında ilişkide bulunduğumuz diğer insanlar açısından. Hayali bir robot (ya da biraz problemli bir yaratık) hakkında henüz yanıtlanmamış ciddi bir sorun var olduğu sürece, bu sorunun dolaysız gözlem yoluyla yanıtlanabilir hale gelmesi gerektiği sonucuna ulaşmak işimize gelebilir. Bazı kuramcılar, beyinlerimizin düzeni ve davranışlarımızı denetleme konusundaki rolleri hakkında daha iyi kuramlara sahip olduğumuz zaman, bu kuramları bilinçli varlıkları bilinçli olmayanlardan ayırt etmekte kullanabileceğimizi düşünüyorlar. Bu, şu ya da bu şekilde şahsen “içerden” edindiğimiz doğruların, toplumsal olarak dışarıdan edindiğimiz doğrular haline geleceğini var saymaktır. Yeterli sayıda dışsal gerçek. Bir yaratığın bilinçli olup olmadığı sorusunu çözüme kavuşturacaktır. Örneğin nörofizyolog E. R. John’un* yakın geçmişte, bilinci, nesnel ifadelerle tanımlama girişimine bir bakın:

… duyum ve algının değişik türdeki bireysel kiplikierine dair bilgilerin, sis tem ve sistemin çevresel koşullannın durumuyla ilgili bütünleştirilmiş çok boyutlu bir simgeleştirme içinde bir araya getirildiği ve bunun organizmanın anılan ve gereksinimlerine dair bilgilerle bütünleştirildiği, bunların sonucun da organizmayı içinde bulunduğu çevresel koşullara alıştırmak için duygusal tepki ve davranış programlarının üretildiği bir süreç.

Bu varsayımlaştırılmış içsel sürecin belirli bir organizmada ortaya çıktığını saptamak, tahminen, sinir sistemiyle ilgili bilgilerin değerlendirilmesini konu edinen yeni bir bilim dalının alanına giren zor ama deneye dayalı bir iştir. Bir yaratığın üzerinde başarıyla sonuçlandırıldığını varsayalım: bu tanıma göre bu yaratık bilinçlidir. Bu öneriyi doğru olarak anladıysak, acaba böyle midir diye daha fazla düşünmek için bir sebep görmeyiz. Burada düşündüğümüzü söylememek, bir otomobil motorunun işleyişinin ayrıntılı olarak gösterilme sinin ardından “Ama bu gerçekten içten yanmalı bir motor mu? Böyle olduğunu düşünmekle aldatılmış olamaz mıyız?” diye sormaya benzer. Bilinç olgusunun doğru düzgün bir bilimsel tanımı, kaçınılmaz olarak, bu olgunun nesnel olarak erişilebilir görülmesini isteyerek, bir şekilde doktriner bir adım atmalıdır; ama bu adım bir kez atılınca, bu gerçekten gizemli olgunun bir köşede unutulup unutulmayacağı yine de merak konusu olabilir. Bu kuşkulu önseziyi romantiklerin bir hayali olarak göz ardı etmeden önce, zihin üzerine düşünmenin yakın geçmişinde sarsıcı sonuçlar doğurmuş, çarpıcı bir devrimi incelemek yerinde olacaktır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir