ÖSYM Tarzı Makaleler – Yazılar 107
SÖMÜRGECİLİK VE KÜRESELLEŞME
Eleştirel bir gözle bakılmadığında, sömürgecilik insanların anayurtlarından uzak bölgelere yerleşip bir sömürge yaratmaları süreci olarak görülebilir Sömürgelerdeki insanlar genellikle bu yeni bölgelerdeki çevre ve insan kaynaklarını kendi anayurtlarının çıkarı için istismar eder. Bu tür bir sömürgecilik çoğunlukla endüstriyel Avrupa kapitalizminin kaçınılmaz bir sonucu olarak görülür. Böylesi bir ekonomi odaklı yaklaşımda, endüstriyel üretimin verimliliği yine sömürgelere satılacak olan imal ürünleri anayurtta üretmek için bir hammadde arayışı yaratır. Dolayısıyla, eleştirel bir gözle bakılmadığında, Avrupa kapitalizminin bu ekonomik “başarısı” Avrupa’nın ve Amerika’nın son 500 yıldaki yayılımını meşru kılar.
Öte yandan sömürgecilik; insanların failliğini, değerlerini ve istismar amacıyla güç kullanımını dile getiren daha eleştirel bir bakış açısıyla da değerlendirilebilir. Örneğin, sömürgecilik tabiri, “büyük ülkeler tarafından Avrupa veya ABD dışındaki bölgelere uygulanan cebri, uzun süreli işgal” olarak tanımlanmıştır (Kiernan, 1993: 294). Avrupa’nın 1500’lerden bu yana uyguladığı sömürge projesi ölçek ve kapsam olarak, bir bölge üzerinde tahakküm kurmanın eski şekillerinden farklılaşmıştır. İkinci Dünya Savaşı’nın başında Avrupa ve ABD, dünya yüzeyinin çoğunu bir tür sömürgeci boyundurukla ele geçirmiş durumdaydı. Yerli bir eleştirel yazar olan Smith ( 1999), bu sömürgeciliği, Avrupa’nın uzaktaki sömürgeler üzerinde kontrolünü sağlayarak ekonomik ve kültürel yayılımını kolaylaştıran emperyalizmin bir ifadesi ya da yöntemi olarak tanımlamıştır. Denizaşırı bölgeler üzerinde böylesine geniş ölçekli bir hâkimiyet, güç ilişkilerindeki dev eşitsizlikleri sürdürmeye dayalıydı ve yerli nüfusu bağlayıp boyunduruk altına almayı gerektiriyordu.
Benzer şekilde, savunucuları küreselleşmeyi, eleştirellikten uzak bir şekilde “bilim, demokrasi, serbest ticaret, iletişim sistemleri ve şirketlerin yönettiği kapitalizmin faydalarını” ulus ötesi, kültür ötesi ve sınır ötesi süreçlerle “tüm dünyaya” getirmek olarak sunar (Sloan, 2005: 314). Fakat eleştirel yazarlar küreselleşmeyi, sömürgecilik yahut emperyalizmin süregelen bir türü olarak tanımlayıp onu “yeniden sömürgeleşme” veya “yeni sömürgecilik” olarak adlandırır çünkü bugünün küresel ilişki modelleri, Avrupa’nın önceki sömürge imparatorluklarınınkini takip etmektedir.
Sömürgelerin birçoğu, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bağımsızlığını kazandıysa da modernleşmeyi finanse edebilmek için büyük borçlar altına girdi çünkü sömürgeci güçler hammadde ve emeği yerel gelişime yatırım yapmaksızın ihraç etmişlerdi. Eski sömürgeci güçlerin Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu gibi borç kurumları bu kredilere, devletin sağlık ve eğitim harcamalarını kısıtlamak ve yabancı yatırım için sınırları kaldırmak gibi sert koşullar koydular. Çoğu eski sömürge, Avrupa ve ABD’ye olan muazzam borçlarıyla öyle ezildi ki kapitalist üretimin verimliliğini arttırmak için toplumlarını yeniden düzenlemek zorunda kaldı. Sonuç olarak bu gelişmekte olan ülkelerin çoğunda güçlü sınıflar sermaye biriktirip Batılılaşmış bir hayat tarzını benimserken nüfusun geri kalanı aşırı yoksulluk içinde yaşar hale geldi (Sloan, 2005).
Sömürgeleşmenin bir sonucu olan iç eşitsizlikler yalnızca sözde Üçüncü Dünya ülkeleriyle kısıtlı değildir. 1970’ler boyunca ABD’de geliştirilen bir dizi kuram 16. yüzyıl Avrupa sömürgeleşmesini, Amerika ve diğer yerlerdeki mevcut eşitsizliğin kaynağı olarak teşhis etmiştir. Yerli Amerikalıların topraklarına ve önce Afrika kökenli Amerikalıların, daha sonraysa Meksika kökenli Amerikalıların emeğine Avrupalılar tarafından el konulması başta cebren gerçekleştirilmiş, ardından da yapısal bir “iç sömürgecilik” yaratmak için ırkçılık yoluyla kurumsallaştırılmıştır (Feagin & Feagin, 1978). Çoğu ülkede malların ve sermayenin güncel akışı, eski sömürülerdeki ekonomik az gelişmişlik ve toplumsal adaletsizlikle daha da ciddi boyutlara ulaşmakta ve böylece hem küresel hem de yerel alanda sömürge modelini muhafaza etmektedir. Bütün dünya ekonomi, halklar ve kültürel gruplar arasında sömürge ilişkileri geliştirmiş olarak düşünülebilir.
Amerika, Afrika, Hindistan, Güney Asya, Avustralya ve Pasifikler deki 70 ülkede yaşayan yaklaşık 300 milyon yerli halk vardır. Birinci, İkinci ve Üçüncü Dünya sömürge ülkelerinde yaşayan bu İlk Uluslar zaman zaman Dördüncü Dünya olarak da tarif edilir (Nikora, Levy, Masters, & Waitoki, 2006). Pek çoğunun görebildiği gibi, küreselleşme basitçe sömürgeleşmenin bir uzantısıdır (Smith, 1999). Sömürgeci gruplar öncelikle yerli toprağın, kanunun, ruhaniliğin, dilin, eğitimin, sağlığın, aile yapısının ve en sonunda da kültürün kontrolünü ele geçirmişlerdi. Topraklara zorla el koyma, dil baskısı ve yerli kültürü egzotik bir ürün olarak pazarlama yoluyla yerli halkların fiziksel, düşünsel ve kalıtsal mülkiyetini istismar etmişlerdi (Naim, 1990). Bugünse bu şekildeki istismarlar için güncel araçlar, mala ve mülke el koyma kanunlarını, yerli kültür biçimlerini metalaştırmayı ve kalıtsal malzemeyi kar amaçlı sahiplenen biyomedikal projeleri içerir (Glover ve ark. 2005).
Sömürge ilişkisinin doğasını ele alan Tunuslu olan Memmi, Kuzey Afrika’daki Fransız sömürgelerindeki deneyimini yazarken “sömürgeleştirilenin yoksunluklarının, sömürgecinin sağlama aldığı menfaatlerin neredeyse doğrudan sonucu olduğu” yorumunda bulunur (1965: xii). Bu nedenle, uluslararası arabulucu Adam Curle sömürge ilişkilerini “fiziksel şiddetle ya da ekonomik, toplumsal veya psikolojik yollarla söz konusu taraflardan bir ya da daha fazlasına zarar vermesi” sebebiyle “huzursuz” olarak tanımlar (Curle, 1971:1). Avustralyalı antropolog Stevenson’a göreyse, Avrupalılarla yerli halklar arasındaki söz de “karşılaşma” öyle etraflı ve sistematiktir ki bu ancak bir savaş olarak tarif edilebilir: “Halkı harabeye çevirmek ve varlıklarının bütünlüğünü çürütüp zenginliklerini ele geçirmek için kültürü yok etmektir”
Sömürgeciliğin toplumsal ve psikolojik mekanizmalarını ele alan İrlandalı psikolog Moane, sömürge ilişkisini nesiller boyu “daha da yerleşmiş, yaygın ve kurnazlaşmış” bir tahakküm ve kontrol ilişkisi olarak tanımlar ( 1992: 32). Sömürgecinin ekonomik, siyasi ve sembolik sistemler üzerindeki kontrolü; gücün istismarcı kullanımlarını meşru kılan ve sömürgecinin üstünlüğüyle sömürgeleştirilenin aşağılığını benimseten ideolojiler tarafından kurumsallaştırılmış ve görünmez kılınmıştır. Stevenson (1992) emperyalizmin dile böylece yerleşmiş olduğunu ortaya koyar. Yerli halklara karşı topyekûn bir savaş dili, sömürgecileri “insan kitlelerinin kader ve kimliklerini belirleyebilecekleri bir psikolojik ivme ve güvenle” donatmıştır (1992: 28). Kuzey Amerika sömürgeciliğini desteklemek için kullanılan dille bugün küreselleşmeyi destekleyen dili karşılaştıran Stevenson, bu tür psikolinguistik süreçlerin, başkalarının toprak ve kaynaklarını arzulayan grupların yağmacı eylem ve niyetlerini açıkça maskeleyerek örneğin, istismarın aslında yalnızca duygusuz bir ekonomik eylem olduğunu iddia ederek onlara yardımcı olduğu sonucuna varır.
İngiliz psikolog Howitt ve Ganalı psikolog Owusu-Bempah, psikoloji disiplininin, kitle iletişim araçları ve diğer Batılı kurumlarla beraber Avrupa’nın sömürgecilik projesindeki rolünü sürdürdüğüne değinir. Masson’un “psikolojik emperyalizm”i alttan destekleyen güçle ilgili görüşünü alıntılayarak askeri kuvvetler, polis, silahlar, hapishaneler, istismar, yönetmelikler, kanunlar, törenler ve benzerlerinin, gerçekliğin bir tanımının diğerleri üzerinde egemen olmasını sağlayabilecek araçlar dan ibaret olduğunu savunur. Diğer disiplinlerin üyelerine kıyasla psikologların “Avrupa’nın gerçeklik tanımının dünyadaki diğer tanımlar üzerinde egemen olmasını sağlamaya” özellikle meyilli olduklarını ileri sürer (Howitt & Owusu-Bempah, 1994: 118). Psikologlar, yoksulluk ve az gelişmişliğin etkilerini düzeltmeye çalıştıklarında bile, müdahaleleri genellikle bireylerin kapitalist çağdaşlaşmaya uyumundan ve Avrupalı kültür biçimlerini özümsemesinden ötesine yardımcı olmaz.
Yerli psikolog Levy (2007), Moghaddam’ın küresel psikoloji toplulukları arasındaki güç yapısına yaklaşımını kullanarak bu toplulukların psikoloji bilgisini üretme, yayma ve sonuç olarak da disiplinin ana akım, geleneksel ve normal kabul ettiği şeyleri şekillendirip tanımlama açısından değişen kabiliyetlerini analiz eder. Moghaddam’ın çerçevesinde, “Birinci Dünya”, yani ABD, psikoloji bilgisinin en önemli üreticisi ve ihracatçısı konumu sayesinde hâkim ve tartışmasız bir mevkidedir. İngiltere, Kanada ve Hindistan’ı içeren “İkinci Dünya”, her ne kadar kendi bilgisini üretiyor olsa da Birinci’den ağırlıklı olarak etkilenmiştir ve Birinci Dünya’nın psikolojik bilgi birikiminin meşruiyetini pekiştirir. Bangladeş, Küba ve Nijerya gibi ülkeleri içeren Üçüncü Dünya ise yalnızca Birinci ve İkinci Dünya’dan bilgi ithal etmektedir. Moghaddam’a göre, psikoloji toplulukları arasındaki ilk uçurum, psikologların bilgi tabanlarını ve bu bilgiyi yayacak yayın pazarını yaratma becerilerini içeren psikoloji bilgisi üretme kabiliyetinde yatar. Levy de psikoloji disiplininin, ihracat ve ithalat süreçleri yoluyla “evrenselleri araştırıp kabul ederken diğer bilgi ve yayılım sistemlerini geçersiz kılan” tek kültürlü Batı geleneğini desteklediği sonucuna varır (2007: 37). Howitt ve Owu su-Bempah ise benzer şekilde, Birinci Dünya’dan “tek yönlü akış” (1994: 118) halinde ihraç edildiği için psikolojinin Avrupa ve Amerika’nın kültür emperyalizmine katkıda bulunduğu çıkarımını yapar
Yerli ve baskılanmış gruplardan psikologlar, bölümün başında Memmi’nin kelimeleriyle anlatıldığı gibi, sömürgeleşmenin “sömürgeleştirileni yok etme” eğilimine direnmeye çalışıyor olsalar da, hâkim ve seçkin gruplardan psikologlar, sömürgeleşmenin nasıl “sömürgeciyi de çürüttüğünü” incelemede geç kaldılar. Bölümün geri kalanı, sömürgeci gruplar ve bireylerin psikolojisinin hangi yollarla emperyalizm ve sömürgeciliği ayakta tuttuğunu araştıracak ve ardından da eleştirel psikolojinin yeni bir gündeme, yani sömürgesizleştirmeye, nasıl katkıda bulunabileceğini önerecektir.
