SOSYAL BİLİŞ
ÖSYM Tarzı Makaleler – Yazılar 84
Günlük yaşamımızda karşılaştığımız olayların, kişilerin davranışlarının ve kendi davranışlarımızın nedenlerini açıklamaya, başkalarının ve kendimizin güdü ve düşünüşleri hakkında bilgi sahibi olmaya çalışırız. Kendimizi, başka kişileri ve olayları tanıma ve anlama çabamız, olaylar ve kişilerle olan etkileşimi de beraberinde getirir. Günlük yaşamımızdaki bu olguları anlama çabamız ve bu olgularla olan etkileşimimiz sosyal psikolojide, sosyal biliş veya sosyal algı başlığı altında incelenir.
Sosyal biliş, her psikoloji alanı gibi zamanın ve bilimin değişiminden etkilenmiş ve etkilenmektedir. Önceleri şu anda sosyal biliş olarak bilinen alan sadece sosyal algı yönünden çalışılmaktaydı; ancak 1970’lerdeki Bilişsel Devrim’in ardından, devrimin bilişe getirdiği önem ile bilişsel süreçler de sosyal biliş alanının altında çalışılmaya başlandı. 2001’i yıllardan itibaren beynin yapısının ve işleyişinin psikolojide artan önemi ile birlikte sosyal biliş ile sinirbilim alanları arasındaki etkileşim de artmaktadır.
Sosyal Algı ve Bilişsel Süreçler
Sosyal algı iki farklı düşünce sureci sonucu ortaya çıkabilir. Bu, süreçlerden ilki otomatiktir ve görece zahmetsiz bir şekilde sosyal bilgiyi kullanarak kişileri ve olayları hızlı bir şekilde anlamamızı ve tanımamızı sağlar. Öte yandan, gerekli motivasyonun ve enerjinin olması durumunda aynı sosyal bilgiyi derinlemesine işlemek ve bu zahmetli süreç sonucunda bir yargıya varmak da sık başvurulan bir yöntemdir.
18. yüzyılda Spinoza, insanların bir bilgiyi ilk gördüklerinde, duyduklarında ya da öğrendiklerinde, ona direkt olarak inandıklarını öne sürmüştür. İnsanlar ancak bir bil giye inandıktan sonra geri dönüp yanlış olma ihtimalini hesaba katarlar. Spinoza’nın bu iddiası bilimsel araştırmalar taralından doğrulanmıştır. Gilbert’a göre, insanların görüp duydukları şeylere direkt inanmasının sebebi, bu bilgilerin çoğunun doğru olmasıdır. Aksi halde, her duyduğumuz üzerinde düşünüp onu enine boyuna değerlendirmemiz gerekseydi, hayat çok zor olabilirdi. Fakat gayet tabii bazen her öğrendiğimiz bilgi doğru olmayabilir. Bu durumlarda da en başta inanmış olduğumuz şeyi tekrar değerlendirmemiz ve fikrimizi değiştirmemiz gerekir. İlginç olan, en baştaki inanma sürecinin otomatik bir süreç olmasıdır. Yani ilk duyduğumuz bilgiye inanmak için çaba sarf etmeyiz. Ancak, bilgiyi değerlendirme ve doğruluğunu reddetme kısmı kontrollü olarak gelişir. Yeterince enerjimiz ve motivasyonumuz olduğunda bilginin doğruluğunu sınarız. Zihnimiz meşgul olduğunda, yorgun olduğumuzda ya da motivasyonumuzun yüksek olmadığı zamanlarda karşımıza çıkan bilginin doğru olup olmadığını sınamayız. Bilgiyi doğru olarak kabul ederiz ve tekrar değerlendirmeyiz.
İzlenim oluşturma, başkalarının ilk göze çarpan en belirgin özelliklerine dayanır. Sosyal algının ilk adımını oluşturan izlenim oluşturma sürecinden sonra, kişilerin neden belli bir şekilde davrandıklarını anlamaya çalışırız. Erişilebilen sosyal ipuçlarından yola çıkarak insan davranışlarının altında yatan nedenleri çıkarsama sürecine de atıfta bulunma diyoruz. Bu da sosyal algının ikinci adımını oluşturur.
İzlenim Oluşturma
Kendinizi bir an şu senaryo içinde düşünün: Akşam saat 19 sulan, hava kararmak üzere. Yolda yürürken, size doğru bir kişi yaklaşıyor. Size, telefon etmek zorunda olduğunu, fakat kontörü olmadığı için edemediğini söylüyor. Sizden telefonunuzu iki dakikalığına ödünç istiyor ve hemen geri vereceğini söylüyor. Kafanızdan saliselik süreler içinde onlarca düşünce geçmez mi? Bu nasıl bir kişidir? Neden gelip benden istedi? Yoksa başka bir amacı mı var? Telefonumu versem geri verir mi? Ya çok uzun konuşursa, onu bekleyecek miyim? Vermesem ayıp mı olur? Ne yapmalıyım? vb. Size yönelttiği bir soru ve ricaya cevap bekleyen bir kişi karşınızda beklerken uzun süren bir ölçme-tartma sürecine girişemezsiniz. Ona “Tabii, buyurun” veya “Hayır, veremem; işim var” ve buna benzer cevaplardan birini verirsiniz. Hangi cevapta karar kılacağınıza, günün saati, işlerinizin yoğunluğu veya aceleniz, telefonunuzda çok az kontör kalmış olması gibi etkenler etki edeceği gibi, sizden telefonunuzu isteyen adamın nasıl biri olduğu da bu kararda rol oynayacaktır. Şöyle bir düşünelim: Bu kişinin kılık kıyafeti, konuşması, size bakışı, yüzündeki ifade, ses tonu, kadın ya da erkek olması, Türk ya da yabancı olması vb. özelliklerin sizin karar vermenizde etkili olması kaçınılmazdır. O kişi hakkında bilgi sahibi olabileceğiniz ve kararınızı biçimlendirecek olan özellikler, o kişiyle karşılaştığınız ilk anda o kişi hakkında edindiğiniz izle nimlerdir. Bu bölümde, “ilk karşılaşmalarımızda, insanlar hakkında nasıl bilgi sahibi oluyoruz?”, “başkalarının gereksinimleri, karakter özellikleri ve yetenekleri ile ilgili sonuçlara nasıl varıyoruz?” sorularına cevap bulmaya çalışacağız.
İzlenim oluşturma, bir başkası hakkında farklı kaynaklardan gelen bilgileri bir yargı haline getirme sürecidir. Sosyal psikologlar, izlenim oluşturma sürecini, yeni gelen bilgiler ışığında sürekli yenilenerek değişen dinamik bir süreç olarak görür. Bu süreç aynı zamanda bütünleştiricidir de. Kişi hakkında elde ettiğimiz her bilgi, edindiğimiz diğer bilgiler ışığında değerlendirilir. Aşağıda izlenim oluşturma sürecini daha ayrıntılı inceledikçe ne dediğimiz açıklık kazanacaktır.
İlk İzlenimlerimizi Nelere Dayanarak Oluşturuyoruz?
Başkaları hakkındaki izlenimlerimizi, kimi zaman onların bize sözel olarak ilettikleri bilgilere dayanarak oluştururken, kimi zaman da sözel olmayan bilgilere dayanarak oluştururuz. Sözel olmayan iletişim kaynaklarından en önemlileri yüz ifadesi, göz teması, fiziksel görünüm, beden dili ve kişisel mesafedir.
Başkalarının söylediklerinin doğru olup olmadığını anlamada da sözel olmayan ipuçlarına başvururuz. Sözel olan ve olmayan iletişimin birbiriyle uyumlu olmasını bekleriz. Örneğin, kerevizi hiç sevmiyorsunuz. Çok sevdiğiniz bir arkadaşınızın evine akşam yemeğine davet edildiniz. Gittiğinizde yemekte kereviz olduğunu gördünüz. Arkadaşınızın annesi özene bezene size bu yemeği hazırlamış ve size de ne kadar güzel olduğunu anlata anlata bitiremiyor. Size sorulmadan yemek tabağınıza konuldu ve evin annesi “Sen de kereviz seversin değil mi?” diye size sordu. “Hayır, hiç sevmem” demenin, karşılaştığınız özenli hazırlığa uymayacağını düşündünüz ve “Evet, severim” dediniz. Ancak yüzünüz hiç de öyle söylemiyordu. Buna dikkat edecek olan ev sahipleri verdiğiniz olumlu yanıtın kibarlıktan verilmiş bir yanıt olduğunu anlayacak ve sizi bu azaptan kurtaracaklardır.
Sözel Olmayan İpuçları
Yüz İfadeleri
- Başkalarının neler hissettiğini, birbirlerine bakışlarının yönü ve yoğunluğundan anlayabiliriz. Birbirleriyle rekabet eden insanlar, rakiplerinin gözlerine bakarlar. Göz göze gelmekten kaçınan ki şilerin ilettikleri mesaj ise duruma göre farklı anlamlandırılabilir.
- Çoğunlukla Kuzey Amerikalılar ve Ortadoğulular konuşurken karşısındaki insanın direkt gözlerine bakmayı tercih etse de Japonlar ve Koreliler direkt göz temasından kaçınmaktadırlar.
Fiziksel Görünüm
- Fiziksel güzellik, özellikle güzel bir yüz, birçok olumlu beklen tiyi de beraberinde getirir.
- Araştırmalar gösteriyor ki, deney katılımcıları güzel kişileri güzel olmayanlardan daha ilginç, sıcakkanlı, dışa açık ve sosyal açı dan yetenekli bulmuşlardır.
- Ayrıca, “bebek yüzlü” insanların daha saf, dürüst, kibar ve sıcakkanlı oldukları sanılır.
Beden Dili
- Beden hareketleri kişiden kişiye ve kültürden kültüre farklı an lam taşımaktadır.
- Kuzey Amerikalılar için başını aşağı ve yukarı sallamak “evet” anlamına gelirken, başını iki yana sallamak bir “hayır” anlamına gelmektedir. Ancak Kore’de baş sallama “bilmiyorum” anlamına gelir.
- Kuzey Amerikalılar ve Japonlar çok fazla temas odaklı değilken, Latin Amerikalılar, Koreliler ve Ortadoğulular arkadaşlık göstergesi olarak sık sık kucaklaşırlar.
- Kuzey Amerikalılar için el sıkışma arkadaşça bir selamlaşma manasına gelir. Ancak katı bir şekilde karşıdaki kişinin elini sıkmak güven anlamı taşır. Ortadoğulular için katı bir el sıkış saldırganlık anlamı taşır. Güney Asyalılar avuç içlerini bir araya getirip dua pozisyonunda selâmlaşırlar.
Kişisel Mesafe
- Örneğin, Kuzey Amerikalılar ve Kuzey Avrupalılar genellikle sosyal etkileşimde yaklaşık 3 santimetrelik mesafeyi korurken Güney Amerikalılar ya da Ortadoğulular birbirlerine çok yakın dururlar.
Özellikle, insanların bize doğru söylemediği inancım taşıyorsak, onların sözel ol mayan ipuçlarına daha çok dikkat ederiz. Böyle durumlarda, insanların önce yüz ifadelerine, sonra beden hareketlerine, en son olarak da söylediklerine dikkat ederiz. Öyle görünüyor ki, sözel olmayan bilginin, insanın gerçek duygularım sözel olan bilgiye oranla daha doğru yansıttığını düşünüyoruz. Araştırmalar, bu düşüncenin doğru olduğunu gösteriyor. Ekman ve O’Sullivan doğru söylemeyen insanların ayırt edilmesinde, sözel olmayan ipuçlarına dikkat ederek bir karara varanların, sözel bilgiye dikkat edenlerden daha başarılı olduklarını göstermişlerdir.
