SOSYAL PSİKOLOJİ, Grup Zihni Kavramı
ÖSYM Tarzı Makaleler – Yazılar 82
19. yüzyıl sosyologlarının tipik olarak anahtar kavramlarla sosyal davranışı ve özellikle sosyal düzeni ve kişi-toplum uyuşumunu açıklamaya çalıştıklarını görüyoruz. Ele alman temel sorun şu idi: Kişisel farklılıklara ve çeşitli güdülenmelere rağmen insanlar nasıl oluyor da benzer davranışlarda bulunarak bir sosyal düzen kurabiliyorlar?
Daha 17. ve 18. yüzyıllarda bu soruya sosyal kontrat kavramı ile cevap arandığını görüyoruz. Thomas Hobbes, Leviathan adlı eserinde ve J. J. Rousseau Toplum Sözleşmesi’nde insanların bilerek ve isteyerek toplumu kurdukları ve bu kontrat gereği sosyal düzenin oluştuğu fikrini ileri sürmüşlerdi. Bu görüşte, birey ön planda bulunmaktaydı. 19. yüzyıl sosyologlarının çalışmalarında ise bu sorunun cevabı toplumun bireyi şekillendirmesi şeklinde belirmiştir. Burada toplum ön plana çıkmaktadır. Örneğin Emile Durkheim sosyal normların, kişinin dışında olduğunu ve kişiyi zorlayıcı niteliğe sahip olduğunu öne sürmüştür. Burada öne sürülen fikir şudur: Toplumsal normlar bireyleri hep aynı şekilde kısıtladığından ve aynı toplumsal normlar çok sayıda birey tarafından benim sendiğinden farklı bireyler arasında benzer davranışlar belirmekte ve dolayısıyla toplumsal düzen mümkün olabilmektedir.
Toplumun ön plana çıktığı bu görüş, grup ruhu ya da grup zihni kavramıyla aşırı bir nitelik kazanmıştır. 1850-1930 yıllan arasında birçok sosyolog, psikolog, antropolog ve filozof, bu kavramı çözümlemek için çaba göstermişlerdir. Bu kavramdan genellikle anlaşılan, grubun bireylerin üstünde bir varlığı ve niteliği olduğudur. Bu görüşü Almanya’da küçük farklarla önce Hegel’in objektiver Geist (objektif mh) kavramında, sonra onu izleyen Lazarus ve Steinihal’ın Volkgeist (toplum ruhu) kavramında ve nihayet Wilhelm Wundt’un Völkerpsychologie (toplum psikolojisi)nde görüyoruz. Aynı yıllarda Fransa’da Dürkheim da bu görüşlere katılmaktaydı. Wundt da Dürkheim da sosyal gerçeğe önem vererek, bireylerin zihinlerinin (ruhlarının), ortak bir kolektif zihinde, birleştiğini ve bu kollektif zihnin bireyleri kısıtladığını ve denetlediğini öne sürmüşlerdir. Birey üzerindeki bu bas kıya, Wundt “dil” konusunda, Dürkheim’da “din” konusunda örnekler vermişlerdir. Aynı dönemde Gustave Le Bon da Kalabalık (Psychologie des foules) adlı kitabıyla, insan davranışının bir grup ruhu ile idare edildiğini ve bu grup etkisinin temelinde telkin sürecinin yattığını öne sürmüştü.
Grup zihni fazla soyut hatta metafizik bir niteliğe sahip olduğundan bazı psikolog ve sosyologlar tarafından kabul edilmemiştir. C. H. Cooley ve G. Herbert Mead bu kavrama karşı çıkan ve sosyal psikolojinin kuramsal gelişimine önemli katkıları olan sosyolog-sosyal psikologlardı. Sembolik etkileşim kuramsal görüşü içinde bu düşünürler ve onlara katılanlar, sosyal düzenin varlığını bireyden soyutlanmış bir grup zihniyeti yerine, “bireyde sosyal benliğin gelişmesi” ile açıklamışlardır. Daha önce de belirttiğimiz gibi, cevabı aranan temel soru, kişisel farklılıklara rağmen insanların nasıl olup da benzer davranışlar göstererek bir sosyal düzen kura bildikleriydi. Sembolik etkileşim kuramsal görüşüne göre, sosyalleşme süreci içinde çocuk devamlı olarak başkalarıyla ilişki içindedir. Bu ilişkinin temelinde dil, yani semboller vardır. Kelimelere atfedilen ortak anlamlardan, ortak düşünce ve davranış türlerine doğru bir gelişme oluşur. Kişi hem etrafındaki kimseler, eşyalar ve olaylar hakkında, hem de kendi benliği hakkında, kendine yakın kişilerle ortak görüşler geliştirir. Bunun sonucu da, benzer davranışların ve sosyal düzenin oluşmasıdır.
Görüldüğü gibi, burada önemli olan, kişinin dışında, onu zorlayıcı bir grup ruhu ya da toplum normundan ziyade, kişinin toplumdaki ortak görüşleri benimseyip sosyalleşme süreci içinde kendine mal etmesidir. Böylece çocuk gelişimi ve sosyalleşme kavramları, 19. yüzyılın sonunda ve 20. yüzyılın başında sosyal bilimcileri çıkmaza sokan grup (toplum)-birey ikileminden sıyrılmakta yararlı olmuştur.
Grup zihni kavramına diğer bir tepki de bireyci psikologlardan gelmiştir. Özellikle Floyd Allport bireyci görüşü savunarak, bireyin psikolojisinin dışında ayrıca grup psikolojisi diye bir şey olamayacağını, grup davranışını belirleyen süreç ve mekanizmaların birey düzeyinde mevcut olduğunu öne sürmüştür. Aslında bundan önce, sosyal psikolojideki ilk laboratuvar deneyleri diyebileceğimiz bazı araştırmalar, bireyin grup içindeki davranışının, yalnızken ki davranışından farklı olduğunu göstermişti. Ancak Allport özellikle grup içinde yapılan işin miktarının artması bulgusunu esrarlı bir grup ruhu kavramı ile değil de daha görgül (ampirik) bir kavram olan sosyal hızlandırma ile açıklamıştır. Yani grup halindeyken bireylerin çalışmaları hızlanmaktadır. Önemli olan ise davranışın gene birey düzeyinde söz konusu olmasıdır.
1920Terde önce psikolojik sonra da diğer yakın bilim dallarında davranışçılık akımının hâkim olmasıyla, pozitivizm ve deneysel yöntem büyük önem kazandı. Bu gelişmelerle birlikte grup zihni kavramının da yok olmaya yüz tuttuğunu görüyoruz. Şöyle ki, bu dönemden sonra, psikologlar ve özellikle sosyal psikologlar felsefi grup zihnine, saplanmadan sosyal gerçekle uğraşmanın mümkün olabildiğini anladılar. Lewin’in “Etkisi olan şey gerçektir.” sözünde bu genişleyen görüş açısı belirgindir. Bu gerçeği sosyal psikologlar, sosyalleşmiş kişilerin etkileşimlerinde aramaya başladılar. Ancak, bu sosyal gerçeğin nasıl oluştuğu ve nasıl işlediği, artık felsefi bir esrar olmaktan çıkmış, görgül bir araştırma konusu haline gelmiştir. Türk kökenli psikolog Muzafer Sherif sosyal normların oluşumunu incelediği laboratuvar deneyleri ile sos yal gerçeğin görgül bir şekilde araştırılmasına öncülük etmiştir.
