Temelden Paragraf

ÖSYM Tarzı Makaleler – Yazılar 106

STANDARTLARA UYUM: BEDENSEL PRATİK, TEKDÜZELİK

Tekdüzeliğin ortaya çıkışı ve yaratılması: giyim ve bedensel davranış, duruş, tavır. Elbette insanlar benzer tarzda giyindikleri ve davrandıkları zaman dahi bütünüyle çok farklı şeyleri düşünebilir ve onlara inanabilirler. Bununla birlikte, en azından, bu alanda tekdüzeliğin yaratılması, insanların kendilerini aleni olarak benzer tarzda göstermelerine yönelik güçlü gereksinimi ifade etmektedir. 1780’de dünyanın en güçlü adamları, Çin mandarin giysilerinden nakışlı Fransız frak ceketlerine ve Pasifik ile Afrika’nın bazı bölümlerinde ritüelleştirilmiş gündelik elbiselere kadar uzanan çok farklı tarzlarda kıyafetler içindeydiler. 1914′ e gelindiğinde ise kamuoyun önünde faaliyet gösteren, sayılan artan çok önemli kişilerden birçoğu nerede olurlarsa olsunlar, Batılı tarzda elbise giyiyorlardı. Çin milliyetçileri ve yeni Japon liderleri, Britanya ile beyaz Kuzey Amerika’da 19. yüzyılın başlarında ortaya çıkan evanjelist Hıristiyan uyanışıyla gözde olan fötr şapka ve siyah jaketatayı tercih etmekteydiler.

Bu itidal (ölçü), eski aristokrasinin erkekleriyle çağdaşları kadınların giysilerinin şatafatlı karmaşıklığına karşın bir sorumluluğu ve öz disiplini temsil etmekteydi. Düello ve şölenler gibi uygulamaların terk edilmesiyle desteklenmişti. Bu değişimin, sadece Batılı giysilerin açıkça benimsenmesini göstermeyip aynı zamanda “Batılı olmayan” veya melez giyim biçimlerinde benzeşen tekdüzeliklerin artışını da kayda geçirmiş olması önemlidir. Çin ve Japonya’daki giyimde reform hareketleri, elbise ve kimonoların yapımı ve kullanımı için model temin etmeye çalışmışlardır. Burada da giyimdeki tekdüzelik her tür açıklık ve kötü davranışın caydırılması-engellenmesi ile desteklenmiştir. Mesela, Hintli reformcular Holi festivali sırasında insanları uluorta açık saçık şarkılar söylemekten vazgeçirmeye çalışmışlardır.

Bu tekdüzelik, insanların çok çeşitli nedenlerle hala kendi farklılıklarını vurgulamak arzuları nedeniyle elbette çok ustaca düzenlenmiş kisveler altında ortaya çıktı. Tekdüzelik, türdeşlikle aynı değildir. Tekdüzelik, daha büyük ölçekte benzerlikler yaratmak için uygulamalar belirleme anlamına gelmektedir. Yeni Zelanda’nın Auckland kentinde ki National Gallery’nin duvarlarından aşağıya bakan 19. yüzyıl sonu Maori kabile reislerinin portreleri hala rengârenk töresel dövmelerini sergilemektedir ancak bu şeflerin pek çoğu siyah ceket ve beyaz papyon kravat takmaktadırlar. Büyük Kızılderili savaş reisi Geronimo’nun çağdaş fotoğrafları, onu hem takım elbise ve ceket giymiş hem de bir savaşçı olarak elinde tüfekle özel olarak poz vermiş gibi göstermektedir. İlerleyen yaşlarında, bu tür imzalı fotoğraflarını satarak geçimini sağlamıştır.

Askeri elbiseler de düzenlenmiş bir tür tekdüzeliğe doğru yönelmekteydi. Samurayların, Osmanlının saray muhafızları yeniçerilerin ve Avusturya’nın zırhlı süvarilerinin doldurulmuş yastıklı zırhları ve metal miğferleri bir yüzyıllık sürede dünyanın her yerin de donuk renkli operasyon giysileriyle yer değiştirmeye başlamıştır. Bunlardan tipik olanı, İngiliz Hint ordusunun “haki” adını verdiği boz renkli giysilerdi; bu üniforma, 1899-1902 arasındaki Güney Afrika Savaşı sırasında İngiliz askerlerine, keskin nişancıların mermilerine karşı korunma olanağı vermişti. Elit erkeklerin sözde geleneksel giysileri de daha tekdüze hale gelmeye başlamıştı. Mısır, Cezayir ve Malaya’ daki reformcular Osmanlı fesi giyiyordu. Bu, Batılı şapkanın bir uyarlamasıydı. İslami ibadete uygundu ve de geleneksel sarığın yerine oturtulması için gereken sıkıcı dolama işlemlerinden kaçınmak amacıyla, tek parçadan yapılmıştı.

Tekdüze giysilere yönelik eğilim, işçi sınıfı, köylüler ve alt katmanlardaki erkekler arasında daha az belirgindi. Tarihçi Richard Cobb, devrim sırasında Paris’in yoksul ölüleri çalışmasında, bu kişilerin değişik stillerde ve farklı dönemlere ait, artık ve atık kumaşlardan, döküntü sayabileceğimiz, parçaları titizlikle bitiştirilmiş giysiler içinde olduklarını göstermiştir. 1900 senesinde yoksulların büyük bir kısmının gücü, hala daha iyisine yetmiyordu. Yine de fabrika koşulları ve sosyal reformlarla dinsel akımların etkisi, kamuoyu önünde bulunan erkeklerin, bölge ve kültür farklılıklarına bakılmaksızın gitgide daha fazla birbirine benzer şekilde giyinmeye başlamalarını sağlamıştı. Deri ayakkabılar, kumaş kasket, gömlek ve pantolonlar, ağır ağır 1780 öncesi yaygın olan etek, Hint giysisi, pijama, kimono ve iş önlüğü bolluğunun yerini almaya başlamıştı. İşçi sınıfı statüsünün tekdüze işaretleri zamanla madencilik endüstrisindeki Afrikalı ve Güney Amerikalı yerli işçilere yayıldı. Buna karşın dünyanın bazı bölgelerinde, özellikle Pasifik’te ve Afrika’ da, yeni yerleşimciler ve sömürge yöneticileri, “yerel giysilerini” muhafaza etmeleri doğrultunda ısrar ederek beyaz olmayan nüfusun ırksal ve toplumsal aşağı statüsünü kasıtlı olarak işaretlemeye kalkıştılar. Mesela, Nyasaland’ daki Britanya devlet memurları Afrikalıların ayakkabı giymelerine itiraz ettiler. Ne var ki bu tür yasal dayatmaların kendileri eski giyim adetlerinin yaratıcılığını göz ardı etmiş ve kendi kölece tekdüzeliklerini uygulamaya koymuştur.

Seçkin kadınların giysileri de bu aşamada yine tamamen benzer dereceye yaklaşmamıştır. Birçok erkek reformcu, kendi kadınları için Batılı tarzlar yerine geleneksel giyimin değiştirilmiş biçimlerini önermişlerdi. Hem tehlikeli bir süreç hem tehlikeli bir arzu olan modernitenin, kadınlardan çok erkekler için uygun olduğu düşünülüyordu. Birçok toplumda, kadınlardan, sınırları da erkeklerin dünyasından ve meselelerinden gerekirse 1780’li yıllarda olduğundan daha titizlikle ayrılan, ev içi mekânda yaşamaları bekleniyordu. Aile içi fikri bizatihi kamusal alandaki tekdüzeliğin bir ürünüydü. Kadınların elbiseleri süslü ve kullanışsız olmayı sürdürdü. Bu bakımdan, Çinlilerin ayak bağlaması Avrupalıların korse ve stays kullanımına benzemekteydi. Buna rağmen genel gidişat kadınlar için dahi tekdüzelik yönündeydi. Tevazu, 1780 yılında, Bengal’den Fiji’ye kadar dünyanın her yerindeki kadınların çoğunun göğüslerini çıplak bırakmalarını gerektiriyordu. 1914 yılına gelindiğinde ise Hıristiyan misyonerler ve yerli ahlak reformcuları çıplak göğüslerin uygunsuz düştüğünden emindiler. Bu kendi başına dahi, bedensel pratiklerin olağanüstü bir tersyüz edilişi anlamına geliyordu. Müslümanların dünyasında ise Müslüman kadınların vücudunu baştan ayağa kapatan İslami burkanın popülerliği artış kaydetmekteydi. Bugünün Batı’sında çoğu zaman ortaçağ bağnazlığının nişanesi olarak yanlış algılanan burka, esasında kadınlara evlerinin inzivasından çıkma ve kamusal alana ve ticari işlere sınırlı da olsa katılma imkânı veren modem bir giysidir. Bu nedenle, geleneğe yönelik bu ısrarda dahi gelişmekte olan küresel bütünleşmenin işareti bir an görülebilir.

Tekdüzeliğe yönelik bu gidişat kısmen moda ve reklamcılık vasıtasıyla gerçekleştirilmişti. İmalatın yayılması ve Batı Avrupa ile Amerika’nın deniz ötesi ticaretinin genişlemesi, ortak tarzların yaygınlaşmasına yardımcı oldu. Ancak devletin ve ona bağlı kuruluşların eylemleri ile moderniteye yönelik daha genel bir heves de bu ekonomik kaçınılmazlık kadar önemli olmuştur. Tekdüzelik, sanayinin ve imparatorluğun gelişmesinde gerçekleştirdiği kadar, benliğin özlemlerinde de entelektüel bir değişim kaydetmiştir. Mesela, 1894 yılında Japonya’da, modern emperyal uluslararasındaki yerini vurgulayan Meiji yönetimi, memurların işe Batılı giysiler içinde gelmelerini emretmişti. Birleşik Amerika gibi kolaylıkla yönetilen bir toplumda dahi, saygınlık fikrinin yayılması yerel mahkeme sisteminin düzenlenmesi kadar, saçları ağarmış yerel yargıçların dahi, mahkeme salonlarında gitgide beyefendi kıyafetleri içinde görünmelerine yol açmıştır. Giyim deki tekdüzelik, bürokratik işlemlerdeki tekdüzeliğin bir dışavurumunu ve güvenilirlikle saygınlığın bir içeri yansımasını ifade etmekteydi.

Ancak herkes bu tekdüzeliğin yeşermesini alkışlıyor değildi. Daima çelişkili ve rekabetçi olması, bu sürecin özünü oluşturuyordu. Kültür milliyetçileri yabancıların köle gibi taklit edilmesine karşı çıkarlarken Batılılar kendilerini taklit eden “yerlileri” alaya alıyordu. 1880’li yıllarda bir Müslüman Osmanlı muhafazakârı şu itirazda bulunuyordu: “Avrupa’ da görülen her şey burada taklit edilebilir safsatası siyasi bir gelenek haline gelmiştir. Örnek vermek gerekirse Rus üniformalarını, Belçika tüfeklerini, Türk serpuşlarını, Macar eğerlerini, İngiliz kılıçlarını ve Fransız talimlerini aynı zamanda alarak Avrupa’nın gülünç bir taklidi olan ucube bir ordu yarattık. Osmanlı giyiminin dünya çapında en iyi bilinen parçası olan fesin, 1908 yılında gerçekleşen bir boykot sonucu Suriye’ de devetüyü şapkaların imalatının yeniden canlanışına kadar, genellikle Avusturya’ da üretilmesindeki ironiyi de muhtemelen eklemiştir.

Beden, 19. yüzyıl süresince küresel bir norm haline gelen, antropologlarla sosyal tarihçilerin devletin etkisini ve sosyal disiplinin yöntemlerini haritalandırdıkları bir alandır. Giysilerdeki tekdüzeliğin yanı sıra diğer bir kayda değer bedensel disiplin de zamanın işleyişini kaydetme eylemiydi. 17. yüzyıl sonlarında ve 18. yüzyılın hemen tamamında, küçük cep saati, kronometre veya köstekli saat Avrupa’nın bütününe ve yerleşim sömürgelerine yayılmış durumdaydı. Emek kontrolünün sistemli uygulamalarının birçoğunun acımasızca icat edildiği köle plantasyonları, ustabaşının saatine göre ayarlanmış çanların çalınması yoluyla gözetim altında tutulabiliyordu. 1750’ye gelindiğinde, On Üç Koloni’de ve İngiltere, Kuzey Almanya, Hollanda gibi Avrupa’nın zengin ve varlıklı kısımlarında yaşayan küçük çiftçilerle nitelikli işçiler de saat satın alacak gücü bulabildiler. Dünya ölçeğinde, bu kol ve duvar saatlerinin gösterdiği zamanın kendisi de bir kesişme noktasında buluşuyordu. Rusya’nın Sibirya’ya ve nihai olarak Kuzey Çin’e emperyal ilerlemesi, yerel saat düzenlemelerinin eşgüdüm içinde belirlenmesini zorunlu kılıyordu. 19. yüzyıl ilerledikçe, daha kesin ve senkronize edilmiş zaman tutma gereksinimi, bağımlı Avrupa dışı toplumlarda da ortaya çıkmıştı. Elektrikli telgrafın yayılması, dünyanın her yerinde ve 18. yüzyıl gibi geç bir zamana kadar hala yerel zaman sistemlerinin görüldüğü Çin ve Hindistan gibi kalabalık toplumlarda dahi, zaman sistemlerinin standartlaştırılmasına imkân tanımıştır. Bu noktada, Hindistan ve Çin’deki kıyı kentlerinde olduğu gibi daha önceleri tapınaklara veya camilere para yatırdıkları yerlerde mahalli ekâbirler, çarşıların ve çalışma mekânlarının ritmini düzenlemek amacıyla büyük saat kuleleri inşa etmeye başladılar.

1900 yılına gelindiğinde, bedensel pratiklerin bir diğer yönü olarak insanların dilleri de birbirlerine benzemeye başlamıştı. Batılı yöneticiler, misyonerler ve eğitimciler dillerin kolay şeffaf kurallara indirgenmesini ve hatta mümkünse, Batı Avrupa dillerinin kalıplarını izleme sini istiyorlardı. Kendi ulusal dillerine sahip olmak isteyen yerel devlet adamları ve eğitimciler de bu isteği paylaşıyorlardı. Belirmeye başlayan ortak Hindistan dillerinin, mesela, Hindu ve Urduca’nın cümle yapısı İngiliz dilininkini izlemeye başlamıştı. Göç, kölelik ve küreselleşmeyi yansıtan, yenilerde biçimlenmiş Kreole, Swahili ve Pidgin gibi melez diller dahi, kendi gramer ve kural kitaplarıyla donatıldılar. Kamusallaşan insanın, siyasette, dinde ve bilimdeki yerini dünya çapında kontrol altında tutmaya çalışırken bir ortak sese ihtiyacı vardı. Siyasi nutuklar ve vaazlar, Philadelphia ve Roma’dan Kyoto ve Fiji’ye, ortak biçimler alıyordu. Modeller sadece Hıristiyan ve Batılı değildi.

Gelişen küresel tekdüzeliğin bir diğer sonucu da adlandırma pratiğinde görülebilir. Yazılı basın ile dinsel ve kültürel değişim hareketlerinin toplumların tamamına yayılarak yerel adlandırma kalıplarında ki farklılıkları silmesiyle, kişisel isimler daha standart konuma getirildi. Yöneticiler vergilendirmek ve askerlik hizmeti amacıyla insanları yaftalamayı ve fişlemeyi gitgide daha çok istediği için, devlet güçlü bir etkendi. Ancak bu basit bir zorlama meselesi değildi: Sıradan er kekler ve kadınlar, devletin formlarını, sınırlı bir yardım, eğitim veya göçmen olarak geçiş elde etme amacıyla kullanma ihtiyacındaydılar. Kölelik ile Hrıstiyan evanjelizminin ikiz düzleyicileri, çoğu şüphesiz eskiden Yahudi olan Avrupalı “Hıristiyan” isimlerini 19. yüzyıl boyunca milyonlarca Afrikalıya, Kızılderiliye ve Pasifik’te yaşayanlara yaydılar. Ayrıca hükümetlerin ve mahkemelerin işleyiş tarzları, resmi amaçlarla herkesin kalıcı bir kişisel isme ve aile ismine sahip olmasını zorunlu kıldı. Bunun bazı anormal sonuçlan oldu. İskandinav ülkelerinde, bu durum, yüz binlerce insana mesela “Johanssen” ve “Christiansen” isimlerinin verilmesi anlamına geliyordu; Burma’ da ise doğum gününün ad olarak kullanılması uygulaması, nüfusun büyük bir kısmının Burma dilinde haftanın günlerine göre, küçük bir bölümünün de astrolojik işaretlerle adlandırılmaları demekti.

Dünyanın farklı bölgelerindeki insanların yiyecekleri de birbiri ne benzer oldu. Erken modern dönemde buğday ekmeği ve sığır eti, İngilizler ve kuzeyli Almanlar için standart yemek haline gelmişti. Bu yiyecek Britanya’nın Amerika’daki sömürgelerine, daha sonra da Avustralya’ya, Yeni Zelanda’ya ve Güney Afrika’ya ihraç edildi. Misyonerlerle temasta olan yerel halklar veya Avrupa kasabalarında yaşama ya başlayan insanlar, kısmen pazarda bulunabilenler bunlar olduğu kısmen de yeni efendilerinin standartlarına uymaya zorlandıkları için, Kuzeybatı Avrupa’nın yiyeceklerini aldılar. 19. yüzyılın sonlarında, reformcu hükümetler iş başına geçtikçe veya Batılılaşmış seçkinler Asya ve Afrika’ da etkili olmaya başlayınca, yiyecekte uyum için yeni baskılar belirdi. Japonlar, sığır sukiyaki görünümü dolayısıyla Budist inançlarının önceleri yasakladığı sığır etini yemeğe başladılar. Bunun, kendi ırksal kılcal damarlarını geliştireceğine ve Batılı emperyalizme karşı koymalarına yardımcı olacağına inanılıyordu. Mahatma Gandi de emperyalizm ve kötü yerel alışkanlıkların “efemine” yaptığını düşündüğü Hintlileri bir et diyetiyle güçlendirme fikrini, kısa süreli de olsa düşünmüştü. O ve onun kuşağı, bu fikri sonradan reddetmeye mecbur kaldı. Ne olursa olsun, Hintliler, hepsi de Amerika kıtasından çıkan ve 16. ile 17. yüzyıllar boyunca İspanyol ve Portekizli istilacıların dünyanın her yerine yaydığı domates, patates ve acı biberin kullanımına hızla uyum sağladılar.

19. yüzyılın sonlarına gelindiğinde, tekdüzelik kendisini bir başka alanda daha ifade etmişti: spor ve boş zaman faaliyetleri. Eski birçok oyunun geçici ve gelişigüzel doğası, artık gitgide dünya kuruluşlarınca yaptırıma tabi olan belli bir düzene ve kurallara bağlanmıştı. Dünyanın geri kalan kısmına İngiliz ihraç ürünlerinin bu belki de en temel ve özlü biçimleri olan futbol, ragbi ve kriket dahi, savaş meydanında da fabrikada da aynı derecede görülen bedeni disipline etmeye yönelik güçlü arzunun karakteristiklerini taşır gibiydi. Hokey ve polo gibi Asya’ dan Batı’ ya göç eden oyunlar dahi neşeli bir kargaşa şeklindeki esas görüntülerini terk etmiş ve kuralları olan yarışmalara dönüşmüştü. Bu arada Fransızların disiplinli ve düzenli pişirme ve yemek yeme kalıplan, Fransız ince diplomasi kalıplan ve Almanların bilimsel ve insancıl bilgiyi doğru dürüst düzenlenme kavramları da benzer yörüngelerde dünyanın her yerine yayılmıştır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir