Temelden Paragraf

ÖSYM Tarzı Makaleler – Yazılar 67

TARİHSEL SÜREÇTE TÜRKİYE’DE MÜZİĞİN SEYRİ

GELENEKSEL DÖNEM

13. yüzyıldan önce Türk müziği hakkında edinilen bilgiler kısıtlıdır (Öztuna, 1987). Türk kültür tarihinin ise M.Ö 3000’de Altay Döneminde başladığı bilinmektedir. Bu bakımdan Altay-Türk kültürü ve dolayısıyla Altay-Türk müziği bu tarihten itibaren ele alınmıştır. Altaylılar ilk yurtlarından M.Ö. 2000’lerde ayrılarak, Moğol bölgesini, Orhun ve İrtiş boylarını da etkileyerek yeni yurtları olan Orta Asya’ya yayıldıklarında Türk müzik kültürünün temelllerini de hazırlamışlardır

Türklerde ilk çağlarda topluluğun temsilcisi durumunda bulunan ve hekimlik, büyücülük, müzisyenlik gibi işler yapan halk sanatçılarına, Altay Türkleri “Kam”, Kırgızlar “Baksı”, Tonguzlar “Şaman”, Yakutlar “Oyun” Oğuzlar “Ozan” derlerdi. Zamanla Kamlar “büyücü-çalgıcılık”, Ozanlar da “şair-çalgıcı”lık görevini üstlendiler. “Alpler devrini terennüm eden asıl sanatkarlar işte bu ozanlardı ve ta Hunlardan beri ozanları ve kopuzları olmayan hiçbir Türk ordusu yoktu” (Köprülü, 1966: Tanrıkorur’dan 2005). Geleneksel Türk müziği, Türklerin genel anlamda askeri amaçlı kullandıkları Orta Asya müziğinin, Anadolu’ya gelene dek geçtikleri coğrafyalardan, İslam dinine geçtiklerinden sonra ise İran ve Arap sanatından ve Osmanlı’nın hüküm sürdüğü coğrafyalardaki zengin kültürlerden etkilenmesi sonucu oluşmuştur

Orta Asya’dan Anadolu topraklarına uzanan geleneksel Türk müziği, klasik Türk müziği ve Türk halk müziği olarak iki kolda gelişmiştir. Birinci kol, Türk Halk Müziği veya Ozan müziği48’dir. Say’a (1992) göre halk müziği, “Toplumların bütün boyutları ile hayatından kaynaklanan duygu, düşünce ve zevklerini işleyerek dile getiren, ait oldukları toplumun kültürünü yansıtan sözlü ve sözsüz eserlerdir” (aktaran Yücedağ, 2021). “Türk folklor veya halk musikisi, ozanlar ve –daha sonra-aşıklar tarafından tarihin akışı ve anonimlik vasfı içinde ad konmadan bestelenen (yakılan) Türkü vb. deyişlerle, kır hayatı töresinin yarattığı çeşitli oyunlardan meydana gelir”

Ozanlar, Türk tarihinin başından beridir kopuz çalarak ordunun kahramanlıklarını öven, Köprülü’ye göre “sonranın saz şairlerinin dedeleri”dir. 15. yüzyılda ozanlık yerini aşıklığa bırakarak gelenek günümüze kadar gelmiştir. Dolayısıyla, “Geleneksel Türk Halk Müziği 1950’lere değin, Karacaoğlan, Köroğlu, Pir Sultan Abdal, Aşık Veysel, Neşet Ertaş, Muharrrem Ertaş, Aşık Mahsuni Şerif gibi ozanlarla aşıklık geleneği can bulmuştur” (Yurga, 2002, s.13).Türk Halk Müziği, ozanlar ve daha sonra aşıklar tarafından aşk, gurbet, keder gibi dünyevi konuları dile getirdiği gibi, aktarıcı özelliği ile tarihsel olarak da geleceğe ışık tutmuştur. Dolayısıyla ozanlar ve aşıklar, sadece sazı sözü değil, tarih ve gelenek aktarıcılığı ve öğreticiliği gibi bir görevi de yerine getirmişlerdir.

Geleneksel Türk müziğinin diğer bir kolu, klasik Türk müziği’dir. Klasik Türk müziğinin icra edildiği yerler başta saray, tekkeler, Mevlevihaneler’dir. Bu müziğin çıraklara aktarımı nota vb. teknik isteyen uygulamalar üzerinden değil meşk etme usulü ile takrara dayalı, göstererek öğretme şeklinde uygulanan ustadan çırağa doğru gerçekleşmektedir (Etil ve Öğütle, 2012). Bu musikinin tarihsel süreci 13. yüzyıl ile başlar. 13. yüzyıl, Anadolu Selçuklu Devleti’nin Moğol istilasına uğradığı ve İslami Türk Edebiyatı’nın geliştiği bir dönemdir. Yüzyılın ortalarında Yunus ve Mevlana Celaleddin Rumi yüksek Türk kültür hayatının günümüze kadar devam edecek temellerini atmışlardır. Anadolu Türk kültürü için ise bu görevi üstlenen Hacı Bektaşi Veli’dir. Yine bu yüzyılda dünyada yetişmiş birkaç deha isimden biri olan Azeri Türkü Safiüddin, Türk müziği ilmini sistemleştirmiş ve günümüze kadar aynı çizgide gelmesini sağlamıştır. Safiüddin’den sonra 15. yüzyılda sadece bu devire değil, bütün klasik Türk müziği’ne tesir etmiş ünlü bestekar ve müzik bilgini Hoca Hafız Abdulkaadir Meraği gelmiştir. Meraği, Timur ve II. Murat tarafından himaye edilmiştir. 16. Yüzyıl, bütün Türk coğrafyalarında atılımların yapıldığı “Türk Yüzyılı” olarak bilinir. Fakat müzik alanında durağan bir dönemdir. 17. yüzyıl da ise müspet ilimler durağanlaşır, güzel sanatlar parlar. Bu dönemde klasik Türk müziği’nin ünlü bestekarı Itri Efendi hem dini hem de din dışı eserler üretir. Bunlardan en ünlüsü camilerde okunan Segah Tekbiri’dir. Çömlekçi Zade Recep Çelebi, Itrı’nin hocası olan Hafız Post (Tanburi Hanende Mehmed Çelebi), bestekar Solak-zade (Mehmed Hemdemi Çelebi), ceng ve Ney vitüözü Yusuf Dede, bestekar Köçek Mustafa Dede, saz eserleri bestekarı Eyyubi Mehmed Çelebi, mehter bestekarı Zurnazenbaşı İbrahim Ağa, Seyyid Mehmed Nuh Efendi bu dönemin önemli virtüöz ve bestekarlarıdır. Bu dönemde Türk halk müziği ve klasik Türk müziği henüz ayrılmamıştır

18. yüzyıl Osmanlı’nın duraklamadan gerilemeye geçtiği bir dönemdir. Bu dönemde Itri’nin geleneğini takip eden müzik daha çok gelişir. Lale devrinde sanat daha ılımlı ilerler. Dönemin padişahı III. Ahmet ve arkasından gelen I. Mahmut sanat ve kültür’ü himayesine alır. 18. yüzyılın ortalarına kadar klasik Türk müziği ve Türk halk müziği birbirine çok yakındır. Fakat yüzyılın ortalarından sonra 3. Selim ekolünün oluşmasıyla klasik Türk müziği, Türk halk müziği ile olan bağlantısını koparır. Buna rağmen Türk halk müziği, klasik Türk müziği ile etkileşimini devam ettirir. Yüzyılın ilk yarısında Şeyh Osman Dede, Mustafa Çavuş, Ebubekir Ağa, Tab’i, yüzyılın ikinci yarısında III. Selim, Mehmed Ağa ve Sadullah Ağa, deha eseri gösteren bestekarlardır. III. Selim dönemi Türk müziği tarihinde yeni makamların denendiği ve bestekarlığın zirve yaptığı ekol bir dönemdir. Klasik Türk Müziğinin son safhası olarak, yeniliklerin arandığı geçiş dönemidir III. Selim, Nizamı Cedid kanunları ile yenileştirme hareketlerine girişirken müziği de ihmal etmemiştir. Müzikte, Batı müziğine olan ilginin artması ve 1826’da gerçekleşen Vak’a-i Hayriye ile Türk tarihinde Cumhuriyetten sonraki en büyük inkılabın gerçekleşmesi, yeni yol ayrımlarına yönelmeyi beraberinde getirmiştir. Yenileştirme hareketleri ile bütün klasik değerler zayıflamıştır

Türk müziğinin tarihsel süreci incelendiğinde, Türklerin Orta Asya’dan Anadolu’ya gelirken geçtikleri coğrafyalarda etkilendikleri kültürel davranışları da beraberlerinde getirdikleri görülür. Bu kültürel davranış şekillerinden biri de, temelinde yine Türklerin yaşadığı coğrafyalarda şekillenen, sanatçı ve bilim adamı hamiliğine dayanan patrimonyal sistemdir (Kültür patronajı) (Feyzi ve Özden, 2016). Osmanlı’nın devlet yapısı da, padişahın mutlak egemenliğine dayalı Patrimonyal’dir. Osmanlı İmparatorluğu’nda sultan kul ve uyrukları üzerinde keyfi bir buyurma yetkisine sahiptir. Bu bağlamda, makam ve mevkileri sultanın belirlediği Osmanlı bürokrasisi, sultanın taleplerini karşılamak üzere örgütlenmiştir. Dolayısıyla, toplumsal grupların statüleri ve ayrıcalıkların dağıtımı doğrudan hükümdarın kararına bağlıdır

Bu toplumsal gruplardan biri olan sanatçılar da hükümdarın belirleyiciliği altındadır. “Osmanlı’da, en yüksek mimar, sarayın mimarbaşısı, en iyi kuyumcu, sarayın kuyumcubaşısı ve en gözde şair, padişahın ilgi ve lûtfuna lâyık görülen sultân’uş-şu’arâ idi. Bilgin ve sanatkâr; hükümdarın prestijini, sarayın nâm-u-şânını yüceltmek için gerekli öğeler sayılırdı. Bilgi ve sanatın koruyucusu olan hükümdarın, hakem sıfatını hakkıyla yerine getirebilmesi için kendisinin de ilim ve sanattan payı olmak gerekirdi”

Bu bağlamda, patrimonyal bir devlet olan Osmanlı’da padişahlar ve yüksek düzeydeki bürokratlar, kültürel ilişki içerisinde olduğu coğrafyalarda bulunan ünlü müzik adamlarını saraylarında ve konaklarında himaye etmişlerdir

Dolayısıyla, himaye altında olan müzisyen aynı Batı’da kilise ve saray müzisyenlerinde olduğu gibi, özerkliğini yitirerek hükümdarın bir tebaasına dönüşmüştür. Bu noktada, artık müzisyen tamamen himayesi altında olduğu mutlak otorite sahibinin keyfi isteklerine tabidir. Dolayısıyla, patrimonyal bir yapıda himaye edilen müzisyen eleştiri ile bağını kopararak ısmarlama eserler ortaya koymak zorunda kalmıştır.

BATILILAŞMA DÖNEMİ

19. yüzyıl, batılılaşma görüşünün zirvede olduğu dönemdir. Bu dönemde milli değerler korunarak Batı’nın sanat ve edebiyatının güçlü tarafları Türk sanatına ve edebiyatına eklenir. İmparatorluğun gerilemesinin önüne batılılaşma ile geçileceğinin kesin kararı verilmiştir. Bu dönemin ve sonrasının ünlü bestekarı hocaların hocası Hammami-zade İsmail Dede-Efendi’dir. Itri’den sonra klasik Türk müziğinin en önemli bestekarıdır. Dönemin padişahı ve aynı zamanda önemli bir bestekarı olan II. Mahmut müziği, III. Selim’den öğrenmiştir (Öztuna, 1987). “II. Mahmut’un Müzika-i Hümayun’u kurarken Mehterhane’yi kaldırması, Batı müziğine doğru kararlı bir yönelişin göstergesi olarak kabul edilebilir” (Akkaş, 2021, s.7). Ayrıca İtalya’dan Guiseppe Donizetti’yi getirip yeni kurulan Muzika-yı Hümayun’un başına geçirmiştir (İlyasoğlu, 2009). Dolayısıyla müzikte Tanzimat’ın bu gelişmelerle başladığı söylenebilir (

Batılılaşmanın ilk adımı Abdülmecid döneminde yürürlüğe giren Tanzimat Fermanı (1839) ile birlikte atılmıştır (Akkaş, 2021). II. Mahmut’un oğlu Abdülmecid Batı müziği tarafını tutan ilk padişahtır (Öztuna, 1987). Tanzimat’ın getirdiği toplumsal değişim rüzgarı Batı müziğine ilgiyi arttırdığından, klasik Türk müziği üstatlarına gösterilen ilgi azalmıştır. Bu bağlamda, saray himayesinin kalkması, müzik üstatlarını saraydan ayrılmak zorunda bırakmıştır. Bununla birlikte, tekkelerin kapatılmasıyla müzisyenler geçim derdine düşmüştür. Geçimlerini sağlamak için taverna, gazino, meyhane gibi yeni açılan mekanlarda müziklerini icra etmişlerdir (Etil ve Öğütle, 2012). Bu bağlamda müzikte Batılılaşma tesiri sarayla sınırlı kalmamış, yeni yeni oluşan kamusal alanda da etkisini göstermiştir. Abdülmecid döneminde opera gibi Batı müzik formları sadece sarayda icra edilmemiş, şehrin konser salonlarında da icra edilmeye başlanmıştır. Bu dönemde eğlendirici ve hafif bir müzik tarzı benimsenmiştir. Dolayısıyla şarkı formunda eserler bestelenmiştir. Ağır bir tarzı olan klasik Türk müziğinin etkisi azalmıştır

2. Meşrutiyet dönemi Batılılaşma çabasının devam ettiği bir dönemdir. Dönemin padişahı II. Abdülhamid’tir. II. Abdülhamid, babası Abdülmecid gibi Batı müziği taraftarıdır (Öztuna, 1987). Abdülhamid Askeri bandoya yeni enstrümanlar dahil ettirmiştir. 1890 yılında ilk çok sesli koroyu kurdurtmuştur (Akkaş, 2021). Batı müziğinin halka yayılması daha çok 2. Meşrutiyet’ten (1908) sonra olmuştur (Akkaş, 2021). Müzik saraydan, konaklardan, tekkelerden konser salonuna taşınarak daha geniş kitlelere yayılma imkânı kazanmıştır. Gramofon ve fonografın yaygınlaşması ile her an dinleme imkânı bulan dinleyici, müzikle arasındaki mesafeyi yakınlaştırmıştır. Bu bağlamda, eğlenceli oyun müziği ve basit müzik türleri de dahil her müzik türünün dinleyici kitlesi oluşmuştur (Akkaş, 2021). Dolayısıyla piyasa müziğine yönelen bu müzisyenler müzik endüstrisinin bir parçası haline gelmiştir (Etil ve Öğütle, 2012). Bu dönemde devlet okulları ve sivil teşebbüsler ile müzik öğretim alanları genişlemiştir (Akkaş, 2021). Yine bu dönemde sınırlı da olsa opera besteleme girişimleri olmuştur. “Kenan Çobanları” ve “Şaban” adında Türkçe iki opera bestelenmiştir (Aksoy,1985: Akkaş’tan 2021). Tanburi Cemil Bey, Rahmi Bey, İsmail Hakkı Bey, Sadeddin Arel, Suphi Ezgi, bu yüzyılın bestekarlık ve müzikoloji alanında yetişen en büyük isimlerdendir

Bu döneme damga vuran gelişme ise 1914 yılında ulusal konservatuar niteliğinde hem müzik hem de tiyatro bölümü olan ilk Darülbedayi’nin kurulmasıdır. Darülbedayi, tiyatro müziğinin hem Batı hem de klasik Türk müziği ile öğretilmesi amacıyla kurulmuştur. Fakat 1916’da 1. Dünya savaşı koşullarında müzik bölümü kapanmıştır. Aynı yıl sadece müzik okulu olarak Darülelhan kurulmuştur. Son tahlilde; Cumhuriyet Dönemi’ne Osmanlı kültür, sanat ve müzik mirası ile girilmiştir. Cumhuriyet kültür ve müzik politikaları ise bu miras üzerinden belirlenmiştir

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir