ÖSYM Tarzı Makaleler – Yazılar 104
ÜSLUP VE BİREYSEL İFADE
Üslup, bir diğer ifadeyle stil, eski Roma’da yazma aracı olan stylus kelimesinden gelir ve ilk defa mecazi anlamda farklı vesilelerle halk önünde uygun konuşmanın -örneğin büyük bir topluluğa hitap etme veya eğitim görmüş az sayıda insana karşı konuşma gibi- çeşitli yolları için kullanılmıştır. Sanat tarihinde yazıyla ilgili ve yanıltıcı olabilecek şekilde benzer iki anlamda kullanılır: bir kişinin veya kronolojik ve coğrafi olarak tanımlanmış bir grubun eseri. El yazısı veya aynı şekilde tanınabilir bireysel üslup, bazen sadece bir kişisel tarzlar bütünüdür. Kendisini ortamın yönlendirilmesinde, ayrıntıların sunumunda, belirli bir renk şemasının tercihinde ve buna benzer başka yollarla belli eder. Dolayısıyla imzasız resimlerin tanınmış sanatçılara atfedilmesinde yarar sağlar. Ancak bundan çok daha fazlası da olabilir. Sanatçıların tüm bakış açısını ve yansıtma çeşitliliğini, kendileri veya insanların durumu hakkındaki görüşlerini aktarabilir veya en azından ima edebilir. Tüm bunlar, konunun algısal veya beyinsel, duygusal veya serinkanlılıkla sunulma şeklinden sezinlenebilir. Bu anlamıyla üslup sanatçının yaşamı boyunca evrim gösterir, malzeme ve anlamlarıyla daimi mücadelesini yansıtır. Örneğin, Titian’ın erken ve geç dönem resimleri arasındaki bariz farklılıklar giderek derinleşen bir şahsi görsel dil veya uzun meslek hayatı boyunca bir üslup geliştirdiğini ortaya koyar. Sanatçının kendi başına yeni ve daha etkili ifade araçları arayışı diğerlerine de ilham verebilir ve bir sanatçı grubunun tamamının üslubunda değişikliklere önderlik edebilir.
Bireyin üslubundan derlenen grubun üslubu, biçim ve motiften oluşan söz dağarcığı ile ilişkilerini yöneten bir sentaksa sahip görsel bir dildir. Ancak farklı üsluplar, küçük bir sosyal grupta bile farklı amaçlar için benimsenebilir. Örneğin, ibadet dili konuşulan dilden farklı olduğu için bir üslup dini sanat için saklı tutulabilir (yakın zamana kadar Katolik ülkelerde Latince, İslam dünyasında Arapça, Hindistan’da Sanskritçe). Toplumlarda farklı üsluplar farklı sosyal düzeylerden insanlara yapılan eserler için benimsenmişti: biri yüksek sınıflar, diğerleri nüfusun geri kalanları. Kraliyet sarayı ve zengin yurttaşlar için yapılan sanat, malzemenin maliyeti ve işlenmesi için harcanan zaman bakımından ayrılır, bazen de belli belirsiz farklı üslupların gelişmesini şart kılar. Bu üsluplar çoğu zaman küçük kasabalarda ve kırsal da yaşayan insanlar ve onlar için yapılan, her ne kadar tutucu da olsa daha hayati olan halk sanatından belirgince ayrılmıştı. Fakat on dokuzuncu yüzyıldan beri Batı’da aydınlar tarafından yeğlenenler ile geniş çekiciliğe sahip popüler üsluplar arasında daha çarpıcı bir kopma meydana gelmiş; bazı çağdaş sanatçılar, özellikle Pop Art çerçevesinde bu kopuşu aşmak için çaba göstermiştir. Bu unsurlar ve üslupların değişime yatkınlıkları -daha önceki dönemlerin üsluplarına dönüşleri dâhil (Batı ve Çin sanatında öne çıkan bir özelliktir) yabancı kültürlerin üsluplarının benimsenmesi-sanat tarihini bilim veya teknoloji tarihinden farklılaştırır. Bu değişimlere özellikle de dini inançlarda çağdaş düşünce hareketleri veya siyasi ve ekonomik şartlar yol açar. Ancak değişimler münhasıran bireylerce gerçekleştirilmiştir. Üsluplar; ressamlar, heykeltıraşlar, mimarlar, dokumacılar, çömlekçiler ve diğerlerinin yaratısıdır/eseridir. Ve eserlerin birçoğu anonim, yani günümüzde bilinmeyen sanatçılara ait olsalar bile her zaman kadın veya erkeklerin ellerinin ve beyinlerinin -her ne kadar ortak gelenekler ile zaman ve mekânın diğer koşullarıyla şartlanmışlarsa da- eşsiz şahsi ürünleridir.
Ancak üslupların kategorilere ayrılması sanatçıların değil, yazarların eseridir. Yazarlar, çok farklı ve sonsuz ölçüde birbirinden ayrılan yaratıcılık faaliyetlerinin ifadesini, botanikte bitkilerin tür ve cinsleriyle sınıflamasına benzer şekilde ancak onun kadar kesinliği olmayan bir düzenle sınıflara ayırır. Özellikle hükümdar hanedanlarından (Mısır, Hindistan, Çin ve Japonya gibi) veya tahttaki hükümdarlar dan (daha çok Avrupa’ da) alınan, alt bölümler oluşturup yüzyıllara bölen tarihi üslup isimleri, kronolojik önemlerinden başka anlam taşımazlar. Batı sanatı tarihine uygulanan diğer üslup isimlerini ise yazarlar daha sonraki dönemlerde keşfetmişler; bu üslupları yaratan ve amaçlarını nadiren açıklayan sanatçılar tarafından pek de anlaşılamamışlardır. Gotik, barok, rokoko ve neoklasik dâhil bazıları eskiyi küçümseme veya aşağılama terimleri olarak ortaya çıkmıştır. Bu tür yaftalar birlikte var olan, diğerlerinden türeyen, diğerleriyle birleşen ya da bir yerde geliştirilip başka yerlerde benimsenen üslupların ayırt edilmesine yarar sağlayabilir. Üsluplar, biçimsel ve özellikle sanatsal niteliklerinin değerlendirilmesiyle de tanımlanabilirler. Kavramsal ve algısal görüntüler ile doğrusal ve ressamlık teknikleri arasındaki farklılıkları esasen daha önce belirttik. Fakat üslup tartışmalarında fayda sağlayan başka unsurlar da vardır.
Formun -yani çizilmiş, resmedilmiş, modelden yapılmış veya yontulmuş bir nesne gövdesi dâhilinde biçimlenmenin- yekpare bir kütle oluşturup oluşturmamasına göre kapalı veya açık olacağı söylenir. Heykel formları cepheli ve kapalı veya serbest duruşlu; sabit bir bakış noktasından veya tüm cephelerden görülmesi amaçlanmış; tek parçalı, statik veya hareket imkânını akla getirecek şekilde (genellikle açık formda) canlandırılmış olabilir. Resimde, tam yüz veya tamamen yandan görünen yüz genellikle statik bir görüntü verirken biçim olarak daha az kapalı sayılamayacak üççeyreklik görüntü ise hareket verebilir. Formların yan yana konulduğu bir kompozisyonun, öznesini yalıtıp yalıtmadığı veya izleyicinin girmeye davet edildiği dünyanın parçası olarak sunulup sunulmadığına göre açık veya kapalı olduğu söylenebilir. Sonraki durumda formlar, izleyiciden uzaklaşan bir zemini kapsayan belirli bir mekânda görülür. Burada formlar, figürlerin göreli ölçülerini, natüralistiki tabiata uygun, başka bir deyişle, nesneleri, özellikle insan figürlerini, göründükleri gibi gösteren veya göstermeyi hedefleyen ön plandan belirli bir mesafede düzenleyebilen bir görüntüyle bazı perspektif sistemler uygulanarak resmedilebilir.
Natüralizm, Batı sanatında çeşitli üslupların örneğin on yedinci yüzyıl Hollandalı ressamlarının ayırt edici bir özelliğidir. Diğer taraftan, natüralizmin dereceleri vardır: özellikle yaşadıkları çağın acı gerçeklerini taviz vermeden dürüstlükle temsil eden Gustave Coubert ve diğer on dokuzuncu yüzyıl ortası ressamlarının gerçekçiliği gibi, Natüralizm genellikle on sekizinci yüzyıl sonu Neoklasik üslubu niteleyen İdealizmle karşılaştırılır. İdealizm, doğanın genel yüzünün kusurlarının altındaki keşfedilebilir ideal mükemmelliğine göre doğadaki nesnelerin temsil edilmesi olarak tanımlanabilir. (Natüralizm, realizm ve idealizm gibi terimlerin felsefede çok farklı anlamlara geldiğini burada belirtmek gerekir.)
İdealist sanatçılar her şeyin ötesinde insan figürünün mükemmel oranlarını, yani eski Yunan heykellerinden edinilen insan vücudunun parçalarının birbiriyle ve bütünle ölçülerindeki ilişkisini aramışlardır. Bu oran skalası (ölçüsü) evrensel geçerliliğe sahip değildir. Mısırlı sanatçılarca benimsenmiş oranlardan farklılık gösterir. Hindistan’da tanrıların ve müritlerinin görüntüleri için farklı skalalar talep edilmiştir. İyi veya uyumlu oran duygusu kulağın müzik uyumunu araması gibi, kültürler arasında önemli farklılıklarla bilinçsiz olarak çocuklukta edinilir ve tek bir kültür içindeki kullanıma yönelik yapılan nesneler dâhil tüm eserleri etkiler. Ancak sanatçılar bazen bilinçli olarak oran nispetleri kuralını, sadece insan figürüyle de sınırlı kalmayarak yıkarlar. Resmin yüksekliğinin genişliğiyle ilişkisi çoğu zaman ilgili hatta belirleyicidir. Bir boyutun diğerine nazaran alışılmadık ölçüde genişletilmesi bir ifade aracı olabilir.
Mimari oranlar ölçüsü, aslında insan vücudunu meydana getiren parçaların (örneğin ayak), tüm boyutlar için küçük kısımlarına çarpılmış ve bölünmüş bir ölçüm birimine dayalıdır. Klasik mimaride (eski Yunan ve Roma tapınakları ve onlardan türeyen binalar) orantısal sistem, uygulamada nadiren kesin şekilde hesap edilmişse de, bir sütunun genişliği -tek bir modül- ve yüksekliği arasındaki matematiksel ilişkiyle tespit edilir. Binaların ve krokilerinin üslup açısından sınıflandırılması, oranların sadeliğini, karmaşık lığını ve ayrıca planlarını, yani tek bir düzeydeki alanların tanzimini dikkate alır. Bir planda kapalı alan, Roma’daki Panteon örneğindeki gibi merkezi veya erken dönem Hıristiyan bazilikalarındaki gibi eksenli olabilir. Kapalı mekân veya hacim o kadar sade (küp, çifte küp ve diğerleri) olabilir ki girer girmez duyumsanabil ir. Veya bazı gotik katedrallerdeki gibi o kadar karmaşık olabilir ki sınırlarını ayırt etmek güçleşir. Binanın dış biçimi veya kütlesi hacmini belirtebilir veya gizleyebilir. Bir mimari üslubun diğer bir önemli özelliği ön yüzler ve iç duvarların ifadesi; başka bir deyişle, simetriyi veya merkezin her bir cephesindeki parçaların uyumunu dikkate alarak veya almayarak perspektifler, girintiler ve açık alanlarla (kapılar ve pencereler) bölümlere ayrılmasıdır. Dış cephe süslemesinde mimari üsluplar geometrik düzlemsel şekillerden (daire ve dikdörtgen) cesurca şekil verilmiş organik biçimlere kadar uzanan tercihleri yansıtır.
Üslupların kategorileştirilmesi için kullanılan birçok biçimsel terim geçmişteki mimarların veya sanatçıların zihinlerinde nadiren mevcut olmuş kavramlara dayalıdır. Kenetlenmiş veya asimetrik planlar için açık form veya kompozisyonlara kıyasla kapalı form ve benzeri kom pozisyonların tercih edilmesi elbette içgüdüsel olarak benimsenmiş ve bu nedenle de ethos yani kültürün ayırıcı özelliğini işaret ediyor olabilir. Tarihi üsluplar farklı sanat eserleriyle, edebiyatla, müzikle ve genel olarak hayat ve üretildikleri zaman ve mekânla ilişkilendirilerek incelendiğinde aydınlatıcı olabilir.
