YALNIZLIĞIN BİÇİMLERİ
ÖSYM Tarzı Makaleler – Yazılar 89
Kronik, duruma bağlı ve geçici yalnızlıklar arasında ayrım yapabiliriz. İsminin de belirttiği üzere, kronik yalnızlık, öznenin başkalarıyla yetersiz bağlara sahip olması sebebiyle sürekli acı deneyimi yaşadığı bir koşuldur. Duruma bağlı yalnızlığa, yakın bir arkadaşın ya da bir aile üyesinin ölmesi, romantik bir ilişkinin sonlanması, çocukların evden uzaklaşması vb. gibi hayattaki değişimler neden olur. Bu tür yalnızlığa kısa bir bakış, örneğin Roland Barthes’ın tüm yaşamını birlikte geçirdiği annesinin ölümünün ardından kaleme aldığı Yas Günlüğü’nde bulunabilir:
Soğuk, gece, kış. Sıcak bir yerdeyim ama yine de yalnızım. Bu yalnızlık içinde doğal olarak var olmaya, harekete geçmeye, çalışmaya alışmam gerekeceğini anlıyorum, “yok oluşun varlığı” eşliğinde ve onun tarafından yakalanmış olarak.
Geçici yalnızlık, ister kalabalık bir partide ister evde bir başına olalım, bizi her an ele geçirebilir. Duruma bağlı yalnızlık, kendi payına, kronik yalnızlıktan daha yoğun olabilir zira hayattaki ani bir değişiklikten ileri gelir ve bir kayıp tecrübesi teşkil eder. Fakat özel bir olaya yüklenebildiği için -örneğin bir boşanma ya da ölüm- duruma bağlı yalnızlığın, kronik yalnızlığın aksine, yeni insanlarla muhabbet kurmak yoluyla üstesinden gelinebileceğini tahayyül edilebiliriz. Öte taraftan, kayıp tecrübesi öyle kuvvetli bastırabilir ki yeni bağlar kurmak gerçekten olanaksız hale gelir. Bunun edebi bir örneği, Haruki Murakami’nin hikâye karakteri Tsukuru Tazaki’nin en yakın dört arkadaşının -ki tek arkadaşları da bunlardır- birden ona artık onu görmek ve onunla konuşmak istemediklerini bildirmesidir. Bu tecrübe insanın hayatının geri kalanını ve -hem kendisiyle hem de başkalarıyla olan- ilişkilerinin tamamını şekillendirir, böylece bir daha asla gerçek bağlılıklar kuramaz.
Duruma bağlı yalnızlık, bizce, dışsal nedenlerden kaynaklanır. Tersine, kronik yalnızlık insanın kendinden kökleniyormuş gibi görünür çünkü mevcut halde meydana gelen dış değişiklikler ona pek az etki eder. Bununla birlikte, yalnızlık duygusunun ana nedeninin öznede ya da çevresinde bulunmasına bağlı olarak, iç kaynaklı ve dış kaynaklı yalnızlığı birbirinden ayırabiliriz belki. Hiç kuşkusuz, yalnızlık duygusunun ne derecede iç kaynaklı ya da dış kaynaklı olduğunu belirlemek çoğu kez zor olacaktır, sebep basitçe bunun ilişkisel bir fenomen olmasıdır, öznenin deneyimi, başkalarına bağlanma ihtiyacının doyurulmadığı yönündedir. Her şeye karşın söz konusu ayrım belli ölçüde akla yatkındır. Yaşamı boyunca yalnızlığın pençesinde kıvranan bir kişi, nasıl bir çevresi olursa olsun hatta sevgi dolu bir aileye ve sağlam bir sosyal ağa bile sahip olsa muhtemelen iç kaynaklı yalnızlık kategorisine yerleştirilmelidir. Diğer yandan, daha önce yalnızlık sorunu olmayan ama toplumsal bir dışlamanın, belki bazı durumların kurbanı olduktan sonra bu duyguya kapılan bir kişi dış kaynaklı yalnızlık sınıfa koyulmalıdır. Yine de çoğu vakada hem iç hem de dış nedenleri işin içine dahil etmek mantıklı olacaktır. Nitekim, iç ya da dış, karaktere ya da duruma bağlı değişkenlerin ne kadar büyük kestirim gücü barındırdığını belirlemeye yönelik her teşebbüs her iki yönün de yalnızlığı açıklamak için gerekli olduğunu gösterecektir.
Sosyolog Robert S. Weiss sosyal ve duygusal yalnızlık arasında ayrım yapar. Sosyal yalnızlık, toplumla bütünleşmede eksiklikten ileri gelir ve sosyal olarak yalnız kişi topluluğun bir parçası olmayı arzular. Aksine, duygusal bakımdan yalnız kişi özel bir kişiyle yakın bir ilişkiye girme eksikliği çeker. Weiss’e göre, bu iki biçim birbirinden ayrıdır, bunlar nitelik açısından farklıdır. Bir kişi bir yalnızlık biçiminden mustarip olmaksızın diğerinden çekebilir ve birine çare bulmaksızın diğerinin sıkıntısını hafifletebilir. Toplumda bir yer bulsa da hala duygusal olarak yalnızlık hissedebilir. Öte yandan, birine karşı yakın bir bağlılık geliştirse bile sosyal yalnızlıktan mustarip olmaya devam edebilir. Eğer bir bireyin partneri ya da eşi bir süreliğine uzaklaştıysa duygusal yalnızlıkken dini hissettirebilir, hayatlarında yakın bir ilişkiye özlem duyarlar ve telefon ya da email ile temasta olmak yeterli ikameyi sağlamaz. Dahası, arkadaşlarla sinemaya veya konsere gitmek birinin sosyal gereksinimlerini bir ölçüde karşılayabilir ve aynı zamanda sevilen kişinin yokluğu sırasında vakit geçirtirler ama arkadaştır önem verilen ötekinin yerini tutmaz. Özdeyişin söylediği gibi: “Ayrılık kalbi sevgiyle doldurur.” Ayrılık önemsediğimiz kişilerin bize verdiği neşeyi artırır. Diğer taraftan, Charlie Brown’un dediği gibi: “Ayrılık kalbi sevgiyle doldurur ama senden geri kalanı yalnızlığa boğar.”
Başkalarını yalnızlığımıza alabilir ve onlarla, fiilen yanımızda bulunduklarında meydana gelmeyen zihinsel bir ilişki kurabiliriz. Yalnızlık başkalarıyla ilişkimiz üzerine düşünebileceğimiz ve onlara gerçekten ne kadar ihtiyacımız olduğunu hissedebileceğimiz bir alan yaratır. Modern zamanlardaki evliliklerde ve birlikte yaşam pratiklerinde, diğer toplumsal ilişkileri yerinden ederek; duygusal yakınlık gereksinimi doyurulduğu halde sosyal yalnızlığın doğma sına yol açan bir gelişim müşahede ediyoruz. Benzer şekilde, çocuklar hem yaşıtlarının arkadaşlığına hem de kendilerine alaka gösteren ebeveyn figürlerine ihtiyaç duyarlar. Bunlardan birinin eksikliğini çeken bir çocuk azımsanmayacak bir yoksunluk hisseder. Eğer bir çocuk okulda sosyal açıdan tek başına kalırsa, alakadar bir aile bu duruma merhem olabilir ama çocuğun kendi yaşıtı arkadaşlarının yerini de tutmaz. Tersten düşünürsek okuldaki kafadar arkadaşlar duygusal olarak ailenin eksikliğinin yerini doldurmaz. Üstelik iş hangi yalnızlık biçiminin baskın çıktığına geldiğinde yaşa göre bir farklılık da vardır sanki. Gençler arasında sosyal yalnızlık, ihtiyarlar arasındaysa duygusal yalnızlık hâkimdir. Bununla birlikte, duygusal ve sosyal yalnızlığın sıklıkla birlikte ortaya çıktığının altı çizilmelidir.
