ÖSYM Tarzı Makaleler – Yazılar 87
YALNIZLIĞIN ÖZÜ
Hayatıma dair taşıdığım bütünlüklü kanaat, yalnızlığın bana ve az sayıda başka münzevi insana has nadir ve acayip bir fenomen değil, insani varoluşun merkezi ve kaçınılmaz bir gerçeği olduğu inancına dayanıyor artık. Her türden insanın anlarını, eylemlerini ve ifadelerini -sadece en büyük şairlerin kederlerini ve esrimelerini değil, aynı zamanda sokaklarda insan sürüsü yanımızdan geçerken durmamacasına kulaklarımızı tırmalayan sayısız düşmanca ve hakaret dolu, güvensiz ve tahkir edici sert sözlerin gösterdiği gibi, ortalama ruhun muazzam mutsuzluğunu da- incelediğimizde, bence, aynı şeyden mustarip olduklarını görüyoruz… Şikayetlerinin ana kaynağı yalnızlık.
Yalnızlığın çeşitli tanımları vardır ama bazı şeyler hepsinde ortaktır: acı ya da üzüntü duyumu, kendini yalnız başına ya da tek başına algılamak, başkalarına yakınlığın fark edilir yokluğu. Çoğu tanım, bu temel özelliklerin çeşitlemeleridir. Yine de bu tanımlar, duygunun nedeninin içsel mi dışsal mı olduğu bireyin kendi yapısının mı yoksa içinde yaşadığı koşulların sonucu mu olduğu konusunda açık kapı bırakırlar. Araştırmacıların söylediği gibi, yalnızlığı başarısız sosyal destek ve buna benzer şekilde tanımlamak işe yaramaz, bunun basit sebebi şudur: Genelde anladığımız haliyle uygun sosyal desteğe sahip insanlar da vardır ama bunlar yine de kronik yalnızlıktan mustariptir. Öte yandan, zayıf sosyal destek gören ama yalnızlıktan rahatsız olmayan pek çok insan vardır. Sosyal destek ile yalnızlık arasında istatistiki ilişkiler vardır ama zorunlu bir bağlantı yoktur. Bu yüzden, yalnızlık sosyal desteğin olmayışı gibi nesnel belirleyicilerden ziyade öznel deneyim temelinde tanımlanmalıdır.
“Yalnız” ve “Tek başına”
“Yalnız” (lonely) sözcüğünün İngilizcede ilk kullanımı Shakespeare’in Coriolanus’unda kaydedilmiştir ve tek başınalığı (aloneness) dile getirme halini belirtmek için kullanılır. Bu gerçek bizi, yalnızlığın büyük ölçüde tek başınalıkla eşanlamlı olduğunu öne sürmeye götürebilir ve nitekim bu fikir, yalnız insanların daha tek başına ve tek başına olanların çoğunlukla daha yalnız olmasıyla yayılmış görünür. Bununla birlikte, göreceğimiz üzere, yalnızlık mantık ve deneyim açısından tek başınalıktan bağımsızdır. Mesele bir bireyin etrafında başka insanlar -ya da duruma göre hayvanlar- olması değildir, mesele daha ziyade bu bireyin başkalarıyla ilişkisini nasıl deneyimlediğidir.
Her kişinin iş, dünyayı deneyimleye geldiğinde yalnız olduğunu söyleyebiliriz. Yüzlerce başka insanla çevrilmiş halde bir konferansı dinlerken bir anlamda işittiğiniz sözcüklerle yalnızsınızdır. Büyük bir konserde, etrafınızda binlerce insan olduğu halde müzikle yalnızsınızdır çünkü bu, sizin ona dair deneyiminizle ilgilidir. Açıktır ki deneyimlerimizi başkalarıyla da paylaşırız; tepkilerini işler, bizimkileri sözlerle onlara aktarırız, konferans ya da konsere dair deneyimimizi mimiklerle, el kol hareketleriyle anlatırız ama kendi deneyimimiz her zaman, başkalarıyla asla tamamıyla paylaşamayacağımız özel bir unsur içerecektir. Sözgelimi acı paylaşılmaz. Acı yeterince güçlü hale geldiğinde insanın dünyasını ve dilini mahveder. Acı, sözü un ufak eder. İnsan bir şeyin acı verdiğini söyleyebilir ama acı dayanılmaz hale geldiğinde bu kabiliyet bile kaybolur. Büyük acı başkalarıyla paylaşılamaz çünkü acı birinin tüm dünyasına dönüştüğünde başka bir şey için yer kalmaz. Elbette başkasının acısını hayal etmekten fazlasını yapabiliriz, onu belli bir ölçüde hissedebiliriz, çünkü başka bir kişinin ıstırap çektiğini anladığımızda canımız yanar. Bununla birlikte, başka bir insanın duyduğu acı ile bizim bu acıya verdiğimiz tepki arasında bir uçurum vardır. Bu tarz deneyimler kendimiz ile başka herkes arasında var olan nüfuz edilemez boşlukları gösterir.
Nitekim biri kendisinin daimi yalnızlığa mahkûm olduğuna, başkalarından koptuğuna çünkü dünyanın, hepimizin nihayetinde kendi yoluna terk edildiği şekilde yapılandığına inandığı metafizik bir yalnızlık yaşayabilir. Bağlantılı bir türü epistemik (bilgiye ilişkin) yalnızlıktır; bu, başka bir kişiyle iletişim kurmanın ya da herhangi birini anlamanın mümkün olmadığı, dolayısıyla bizim de başkaları tarafından anlaşılamayacağımız inancına dayanır. Bertrand Russell kendi öz geçmişinde yalnızlığın bu biçimi hakkında yazar:
İnsan yaşamının ne olduğunu zerre kadar idrak eden herkes bir zaman her ayrık ruhun tuhaf yalnızlığını hissetse gerektir ve sonra başkalarında da aynı yalnızlığın keşfedilmesi yeni, tuhaf bir bağ yaratır ve öyle sıcak bir merhamet büyütür ki bu, adeta yitmiş olan için neredeyse bir telafidir.
Hayli paradoksal biçimde, her insanın yalnız bir varlık olduğu görüşü Russell’a göre yalnızlığın üstesinden gelmeye neredeyse muktedir insanlar arasında bir bağlantıyı açığa vurur. Böylesi tecrübeler ve düşünceler salt yalnızlıktan çok farklı bir şeyle ilgilidir.
“Tek başına” temelde sayısal ve fiziksel bir terimdir ve bir kişinin başkalarıyla çevrili olmadığı olgusundan daha fazlasını belirtmez, ayrıca söz konusu sözcük bu olgunun olumlu mu olumsuz mu olduğu konusunda herhangi bir değerlendirme yapmaz. Bağlamına göre, “tek başına” kesinlikle bir değer kazanabilir, sözgelimi birinin duygusal halinin keyifsiz mi neşeli mi olduğunu açığa vurur bir tonda “Tamamen tek başınayım.” beyanı buna örnektir. Öte yandan “yalnız” daima değer yüklüdür. Çoğunlukla, “yalnız” olumsuz bir hali ifade etmek üzere kullanılır. Fakat “tek başına olmaktan zevk al mak”tan söz edilebilir. Yani “yalnız”, “tek başına”nın illa da sahip olmadığı duygusal bir boyut içerir.
Birinin, tek başına olan diğer insanlarla olan ilişkisinin türüne bağlı olarak tek başınalığın farklı biçimleri arasında ayrım yapabiliriz. Örneğin başkalarından uzakta doğayla iç içe olmak için tek başınalığı seçebiliriz. Ayrıca tek başınalığın, kişinin özel yaşam hakkını tanıyan kurumsal bir biçimi vardır. Sonuçta özel hayat bir kurumdur, bu yolla sosyal ortaklık bozulmadan kalır, gerçi kişinin toplumdan el ayak çekmesi kabul edilmiştir. Nihayetinde, bir kişi toplumsal olarak yalıtıldığı için tek başına olabilir, bu durumda toplumsal ilişki için duyulan arzu doyurulmamış olarak kalır.
Genel anlamda, tüm zamanını yalnızlığa duçar olmadan tek başına geçiren insanlar olduğu gibi çoğu zaman etrafı ailesi ve arkadaşlarıyla çevrili olduğu halde istisnai biçimde yalnız hisseden başkaları da vardır. Gerçekte, ortalama olarak insanların neredeyse yüzde 8o’i uyanık oldukları vakti başkalanyla birlikte geçirmektedir. Bu yalnız kişi için de geçerlidir. Farklı anketlere “genelde” ya da “çok sık” yalnız hissettikleri yanıtını veren insan gruplarını göz önüne alırsak, bu insanların, yalnız hissetmedikleri yanıtı verenlerden daha çok yalnız zaman geçirmedikleri ortak bir özellik olarak ortaya çıkar. Nitekim yalnızlık deneyimine hasredilmiş dört yüzden fazla denemeyi inceleyen bir araştırmacı, fiziksel yalıtılmışlık derecesi ile hissedilen yalnızlığın yoğunluğu arasında hiçbir bağlantı bulamamıştır. Böyleyken bir kişinin etrafında bulunan fiili insan sayısı yalnızlık duygusuyla bağıntılı değildir. Yine de en güçlü yalnızlık deneyiminin, yalnız bireyin aslında başkaları arasında bulunduğu durumlarda ortaya çıktığına dair bazı göstergeler vardır. Tek başına olmak ile yalnız olmak mantıksal ve deneyimsel açıdan birbirinden bağımsızdır.
Bayram tatillerine doğru yalnızlık konusunu işleyen haber bültenlerinde öne çıkarılan insanlar çoğunlukla hem tek başına hem de yalnız olanlardır. Bu, söz konusu insanların tek başına oldukları için yalnız oldukları izlenimi yaratmaya katkıda bulunur. Aslında bu mantıklı gelebilir. Kuşkusuz eşlerini kaybetmiş geçkin insanlar söz konusu olduğu zaman, bunların yalnızlığının (lone liness) büyük ölçüde tek başına (aloneness) kalmaktan ileri geldiği açıktır. Bununla birlikte, tek başına ve yalnız insanların, tek başına oldukları için yalnız oldukları sonucuna varmak erken olacaktır. Zira bunun zıttına şahit oluyoruz. Göreceğimiz gibi, yalnız bireylerin, başka insanlarla bağlantı kurma kabiliyetlerine balta vuran karakter özellikleri vardır. Mevcut haliyle yalnızlık hakkında, bir bireyin etrafındaki insanların sayısından hareketle değil bireyin sosyal etkileşiminin onun bağlantı kurmak için duyduğu arzuyu tatmin edip etmemesine, yani bu sosyal etkileşimleri onun anlamlı diye yorumlayıp yorumlamamasına göre öngörüde bulunulabilir. Yalnızlık öznel bir fenomendir. Başkalarıyla ilişkinin tatmin sağlamaması olarak tecrübe edilir ya öznenin çok az ilişkisi vardır ya da mevcut ilişkileri arzu ettiği yakınlığı sağlamamaktadır.
Toplumsal yalıtılmışlık ile yalnızlık arasındaki olumsal ilişkiyi açıklamak için yalnızlığa dair bilişsel uyuşmazlık denilen model (cognitive discrepancy model) geliştirilmiştir. Bu teoriye göre, bireyler başkalarıyla ilişkilerini ölçtükleri iç sel bir standart ya da beklenti geliştirirler. Eğer ilişkileri bu standardı karşılarsa, kurdukları ilişkilerden tatmin olup yalnızlık çekmeyeceklerdir. Tersine, ilişkileri bu standardı karşılamazsa yalnızlık deneyimiyle karşı karşıya kalacaklardır. Bu arada yapılan birçok çalışma, şaşırtıcı biçimde, bir kişi ideal olarak gördüğünden fazla arkadaşa sahip olduğunda yalnızlığın fiilen arttığını keşfetmiştir.
Bir bireye sosyal ağlarındaki en yakın dört insan yalnızlığa karşı en güçlü korumayı sağlarken ilave ilişkiler ancak çok düşük oranda daha iyi bir koruma getirmektedir. Eğer bir kişinin ilişkileri, bazıları daha sıkı bazıları daha gevşek bağlara sahip olsa da, çeşitlilik arz ediyorsa yalnızlık hissetmesi daha az olasıdır ve hem arkadaşlarına hem de ailesine bağlıdır. Hangisini tercih ettikleri sorulduğunda, çoğu insan, pek yakın olmayan çok sayıda arkadaş yerine az sayıda ya kın arkadaşa sahip olmayı yeğledikleri cevabını verir. Sosyal ağın niteliği niceliğinden daha önemlidir ama aksi durumdaki benzer koşullar altında, daha geniş sosyal ağa sahip olanlar daha dar bir çevreye sahip olanlara göre daha az yalnızdır.
