Temelden Paragraf

YALNIZLIK ve HAYATI ANLAMLANDIRMA

Makaleyi okumaya geçmeden önce “ÖSYM Sınavları İçin Makale Nasıl Okunmalıdır.” yazımızı mutlaka okuyunuz.

ÖSYM Tarzı Makaleler – Yazılar 88

Hem müzmin yalnızlığın hem de deneyim kaynaklı sosyal tecridin, hayatın anlamını daha düşük düzeylerde deneyimlemekle bağlantılı olduğu yerleşik bir olgudur. Hayatı anlamlandırma elbette birçok farklı yaklaşımlardan incelene bilir ama bir kişinin başkalarıyla olan ilişkisinin tayin edici bir rol oynaması ortak bir nitelikmiş gibi görünmektedir. Bu ilişkiler olmadı mı varoluş sanki çöker. William James’in kusursuz biçimde yazdığı gibi:

Fiziksel olarak böyle bir şey mümkün olsaydı bile, bir suçlunun serbest bırakılması ama toplumun üyelerinin onun yüzüne bile bakmaması kadar zalim bir ceza icat edilmezdi. Bir odaya girdiğimizde kimse dönüp bakmasa, konuştuğumuzda cevap vermese yapıp ettiklerimizle ilgilenmese herkes bizi tamamen “görmezden gelse” ve bize aslında hiç yokmuşuz gibi muamele etse, çok geçmeden içimizde büyük bir öfke ve aciz bir ümitsizlik uyanır; bedensel işkencenin en zalimi ancak geçirebilir bunun acısını zira bunlar, halimiz ne kadar harap olursa olsun, hiç dikkate değmeyecek denli dibe batmadığımızı hissettirecektir bize.”

Birinin varoluşunun, olmasının ya da olmamasının başka herkes için büsbütün önemsiz göründüğü bir dünyada yaşamak tahammül edilemez bir şey olacaktır. Dostoyevski’nin yeraltı insanının yazdığı gibi: “O sıralar ancak yirmi dört yaşındaydım. Hayatım o zaman bile sönüktü, derbederdi; ya bani sayılacak derecede bir başımaydım. Kimseyle arkadaşlık etmiyor, konuşmaktan kaçıyor, gitgide daha çok kabuğuma çekiliyordum. Çalıştığı dairede meslektaşlarının ona yalnız acayip bir adam olarak değil aynı zamanda tiksintiyle baktıklarını hisseder, o da onlara korku ve küçümse meyle bakar. Böyle bir mesafe koymuş olsa bile dikkat çek meye can atmaktadır, öyle ki sırf kendini fark ettirmek için ikide bir kavga çıkartmaya çalışır.

Kierkegaard’ın formüle ettiği gibi, “Ben, kendine bağlı olan bir ilişkidir.” ama aynı zamanda onlar da kendi benleriyle ilişkili olan başka benlerle ilişkilidir. Başkalarının bizim hak kımızda ne düşündüğünü ve hissettiğini göz önüne alabilir durumdayızdır ve başka insanların bize dair değerlendirmelerini anlamlı buluruz. Bu yüzden, başka insanların ilgisine mazhar olamamak kendimizle ilişkimiz açısından yıkıcıdır. İnsanlar esas itibarıyla toplumsal varlıklardır, bu tartışma götürmez bir gerçektir. Öznel mutluluğa dair çalışmalarda görülmüştür ki bir yaşam arkadaşı ya da dostlar, servetten ya da ünden çok daha fazla etkiye sahiptir üzerimizde. İleride göreceğimiz gibi, tam da bu sebeple toplumsal tecridin hem ruhsal hem de bedensel sağlık üzerinde son derece olumsuz etkileri vardır. Toplumdan kovulma uzun süre bir kişinin başına gelebilerek en sert cezalardan bir olarak görülmüştür; Antik çağda neredeyse ölüm cezasıyla bir tutulmuştur. Çoğu insan bugünün hapishanelerinde tecride en tüyler ürpertici ceza olarak bakmaktadır.

Adam Smith, “bir başınalık korkusu”nun bizi nasıl başka İnsanlar aramaya zorladığını yazar, hem de söz gelimi utanıp başkalarının yargılayıcı bakışlarından kaçmak istediğimiz zaman bile. Bir başına büyüyenlerin asla kendilerini öğrenemeyeceklerine vurgu yapar. Ve bir başına yaşayanlar kendilerini yanlış yargılar, hem iyi eylemlerine hem de uğradıkları zararlara fazla değer biçeceklerdir. Başkalarının üzerimizde gözü olmasına ihtiyaç duyarız. İngiliz Aydınlanma felsefesi, yalnızlığın karanlık ve yıkıcı yanına sürekli vurgu yapar. Anthony Ashley Cooper,  Earl Shaftesbury, insanların yalnızlığa diğer yaratıklardan daha az tahammülleri olduğunu yazar. Edmund Burke büsbütün yalnızlığı tahayyül edilebilecek en büyük acı olarak tarif eder, çünkü tüm yaşamı böyle bir halde geçirmek bizzat hayatın amacına ters düşer. John Locke yalnızlığı doğal olmayan insani hal diye değerlendirirken açıktır. Tanrı insanı kendi türünden başkalarıyla dostluk kurmaya mecbur olacak şekilde yaratmıştır. Öte yandan yalnızlık, duyguların insanın zihnini kolayca ele geçirebileceği tehlikeli bir hal olarak betimlenir. Benzer şe kilde Hume da şöyle yazar:

Tam bir yalnızlık belki de çekebileceğimiz en büyük cezadır. Her haz arkadaşlıktan ayrı olarak duyulduğunda ruhsuzlaşır, her acı daha acımasız ve dayanılmaz olur. Bizi harekete geçiren tutkular ne olursa olsun -gurur, hırs, açgözlülük, merak, öç ya da şehvet- tümünün ruhu ya da can veren ilkesi duygudaşlıktır; ayrıca başkalarının düşünce ve duygularından bütünüyle soyutlanacak olsaydık, bunların hiçbir gücü olmazdı. Doğanın tüm güçleri ve öğeleri tek bir insana hizmet etmek ve boyun eğmek için el birliği etseler; güneş onun buyruğu üzerine doğsa ve batsa; denizler ve ırmaklar onun dilediği gibi aksa ve top rak ona yararlı olan ya da hoş gelen her şeyi kendiliğinden sağlasa da, yine de ona en azından kendisiyle mutluluğunu paylaşacağı ve saygısından ve dostluğundan yararlanacağı tek bir kişi verinceye dek o insan mutlu 0lmayacaktır.

Böyleyken, Hume bazı düşünürler tarafından övülen yalnızlık türünü evlenmeme, perhiz ve benzeri şeyler gibi tümüyle doğa dışı görür.

Yalnızlık için evrimsel açıklamalar vardır; buna göre başkalarıyla birlikte gruplar halinde yaşamak üzere gelişmişizdir. Hiç kuşkusuz, gruplar halinde yaşamak konusunda, yırtıcılardan daha iyi korunmak ve kaynakları paylaşabilmek gibi iyi evrimsel sebepler bulunur. Bununla birlikte, grup halinde yaşamayan bir yaratık için de inandırıcı evrimsel sebepler bulunabilir, sözgelimi bu sayede yırtıcılardan daha kolay saklanabilir, kaynakları paylaşmak zorunda değildir ve grup hiyerarşisi içinde bir yer kapmak için mücadele etmesine gerek yoktur. Yine bazı türlerin gruplara diğerlerine göre daha yakından bağlı olduğunu gözlemleriz. Örneğin şempanzelerin, orangutanlardan daha büyük ölçüde grup hayvanı olduklarını görürüz. Biyolojik bir mercekten, insanlar için sosyal bir topluluk/ortaklık aramanın “doğal” olduğunu her zaman söyleyebiliriz ama buradan yalnızlığı arzulamanın “doğadışı” olduğu ya da zamanının çoğunu yalnız geçirmenin bir insan için illa olumsuzluk yarattığı sonucunu çıkaramayız. Bu, bireyin bu koşulla nasıl ilişkilendiğine bağlıdır.

Çoğumuz için sınırlı sayıda insanla bağımızın olması ha yatı anlamlandırmamızın büyük bölümünü teşkil eder. Nite kim, en yakın ve sevgili bulduğumuz birini kaybettiğimizde varoluşa verdiğimiz anlamın çoğu kaybolur. Hayata verdiğimiz anlamın ne kadarının onlarla olan ilişkimize bağlı oduğunu maalesef çoğu kez ancak onları kaybettikten sonra anlarız. John Bowlby’ın yazdığı gibi:

Başka insanlara yakından bağlanmalar, kişinin hayatının etrafında döndüğü merkezlerdir, sadece bebek olduğu, yeni yürümeye başladığı, okullu olduğu zamanlar değil ama tüm ergenliği, olgunluk dönemi ve yaşlılığı boyunca da bu böyledir. Kişi, gücünü ve yaşamdan duyduğu zevki bu bağlanmalardan alır

Bowly’nin kesinlik derecesi belki olması gerekenden fazladır çünkü bazı insanların hayatları başkalarına duydukları bağlılıktan başka şeyler etrafında döner; sözgelimi tüm vaktini ve dikkatini bir araştırma konusuna veren bir araştırmacı ya da enstrümanına diğer insanlara olduğundan daha bağlı bir müzisyen düşünülebilir ama çoğumuz için Bowly’nin tarifi hayli doğrudur. Bu yüzden bu bağlılıkları yaratma ve sürdürme konusunda başarısızlığa uğradığımızda bu çok acılı olur.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir