Temelden Paragraf

Makaleyi okumaya geçmeden önce “ÖSYM Sınavları İçin Makale Nasıl Okunmalıdır.” yazımızı mutlaka okuyunuz.

Kitle iletişim araçlarında yalnızlık çoğunlukla kamusal hastalık ya da kamu sağlık sorunu olarak temsil edilir. Fakat yalnızlık bir hastalık değil genel insani bir problemdir. Yalnızlığın belirtisi olduğu sosyal açlık duymak yemek yenmediği için fiziksel açlık hissetmekten daha fazla hastalık değildir. Bununla birlikte, yalnızlık öyle bir gelişim de gösterebilir ki hem zihinsel hem de bedensel bozukluk riskinde dramatik bir artışa sebebiyet verir. Yalnız bireyler, yalnız olmayanlara nazaran daha büyük oranda sağlık hizmeti talep eder. Yalnızlık ile sağlık ilişkisini araştıran 148 inceleme üzerine yapılan bir çalışma, yalnızlığın ölüm oranında güçlü bir ön gösterge olduğunu ortaya koymuştur. Ölüm riskine etkisi günde on, on beş sigara içmekle kıyaslanabilir, obezite ya da hareketsizlikle karşılaştırıldığında ise daha büyük bir etkiye sahiptir. Yalnızlık kan basıncına ve bağışıklık sistemine tesir eder ve vücutta stres hormonunun artmasına neden olur. Yalnızlık ayrıca bunama riskini de artırır ve zaman içinde genel itibarıyla tüm bilişsel yetileri zayıflatır. Yine yalnızlık yaşlanma sürecini de hızlandırır. Yalnız insanlar yalnız olmayanlar kadar uyurlar ama uyku kaliteleri daha düşüktür ve çok daha sık uyanırlar. Daha zayıf zihinsel ve bedensel sağlıkla bağıntılı olan sosyal desteğin mevcut niceliği değil daha önce sözünü ettiğimiz gibi öznel yalnızlık duygusudur. Böyleyken olumsuz sağlık sonuçlarını öngörmek zorunda olsak o zaman öznel sosyal yalıtılmışlık -yani, bir kişinin yalnızlık hissi- nesnel toplumsal tecritten -yani yalnız bir insandan- çok daha belirgin bir değişkendir.

Yalnızlık psikiyatrik bir teşhis değildir, ne de böyle olması gerekir. Biriyle gerçek bağlar kuramamak şeklindeki kronik ve acılı deneyim bir kişinin her ilişkisini etkilediğinde yalnızlık patolojik hale gelebilir, böylece yalnız kişi başkalarıyla kurduğu her ilişkide yakınlığın eksik olduğu yorumunu yapacaktır. Bununla birlikte, olduğu haliyle yalnızlık patolojik bir fenomen değildir, tıpkı her utangaçlığa sosyal anksiyete gözüyle bakılamayacağı gibi. Yalnızlığı, sosyal anksiyete ya da içedönük ve dışadönük kişilikler arasında Jungcu ayrım gibi psikiyatrik teşhisler bağlamında tartışmayacağım. Yine de yüksek derecede yalnızlığın depresyon kriterleriyle güçlü biçimde uyuştuğuna kısaca değineceğim ama bu durumda bile hangisinin neden hangisinin sonuç olduğu me selesi ya da hatta aralarında nedensel bir ilişki olup olmadığı bile temelde açık değildir. Bununla birlikte yalnızlığın depresif semptomlarda artışı öngörmek için kullanılabileceği ama depresif semptomların yalnızlığın ön göstergesi olduğunun söylenemeyeceği gösterilmiştir. Nihayetinde, bunlar iki farklı durumdur ve bir kişi depresyona girmeden yalnız olabileceği gibi yalnız olmadığı halde depresyona girebilir. Buna ilaveten, yalnızlık ile intihara yönelik düşünce ve davranışlar arasında kuvvetli bir bağlantı vardır.

Yalnızlığın gündelik hayatımızda iş görme kapasitemizle ilgili neticeleri olduğu görülür. Psikolog Roy Baumeister ile Jean Twenge, sosyal tecrit tecrübesinin ne gibi tesirleri olduğunu ortaya çıkaran birçok deney yapmışlardır. Bir deneyde, küçük gruplar halinde bir araya getirilmiş öğrencilere birbirleriyle tanışmak için on beş dakika süre verilmiştir. Bir birinden ayrıldıktan sonra, gruptan beraber çalışmak istedikleri iki kişinin isimlerini yazmaları istenmiştir. Sonuçta, tekrar rastgele iki grup oluşturulmuş ve bir gruba herkesin onlarla çalışmak istediği söylenirken diğer gruba hiç kimsenin onlarla çalışmak istemediği bilgisi verilmiştir. Bir başka deneyde, öğrencilere kişisel testler verilmiş, ardından bir gruba hayatlarında iyi ilişkilere, arkadaşlara ve aileye sahip oldukları, diğer gruba ise yalnızlığa mahkum oldukları söylenmiştir. Kontrol grubu olan üçüncü bir gruba yaşamlarının büyük değişimlerle dolu olacağı bilgisi verilmiştir. Baumeister ve Twenge buna benzer çok sayıda başka deney yönetmiştir. Ana soru, sosyal olarak dışlandıklarında ya da dışlansalar bu durumun söz konusu öğrenciler üzerinde ne gibi etkileri olduğudur. Sonuçlar şöyledir:

  • Öğrenciler yalnızca canlarını yakanlara karşı değil başkalarına karşı da saldırganlaşmışlardır;
  • Öz yıkıma götüren kararlar almışlardır;
  • Akli kabiliyetlerini ölçen testlerde zayıf kalmışlardır;
  • Talep kâr görevleri daha çabuk bırakmışlardır.

Baumeister ile Twenge, toplumsal dışlanmanın, kendine yön verme, kendini düzene sokma kabiliyetini sakatladığı sonucuna varmışlardır. Açıkça görülüyor ki, kendine düzen verme başkalarıyla ilişkilerimizde merkezi bir unsurdur ve görünüşe göre, başkalarıyla olan ilişkilerimizdeki herhangi bir zayıflama -hatta böyle bir zayıflama algısı- kendimize düzen verme kabiliyetimizi ya da irademizi dumura uğratmaktadır. İş yerlerinde kendilerini yalnız hisseden insanların, yalnız hissetmeyenlere göre, işte daha kötü performans sergiledikleri de bir vakıadır.

Yalnızlığın kendisine bir rahatsızlık olarak bakmamak gerekir. Nihayetinde, bu duyguyu herkes zaman zaman hisseder, dolayısıyla onu duygusal savunma sistemimizin doğal bir bileşeni olarak görmek mümkündür. Dahası, korkunun bir hastalık olmaması gibi, yalnızlık da kendi başına patolojik değildir. Fakat tıpkı bir kişinin işlevselliğinin şiddetli biçimde zayıflamasında görüldüğü üzere korku hissinin patolojik bir güzergâh izlemesi, fazla kuvvetli ve aşın hale gelmesi gibi yalnızlık da benzer bir yol tutabilir. Bu durumda, yalnızlık kişinin zihinsel ve bedensel sağlığı için ciddi sonuçlar doğurabilir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir