📝 Makale: Yabancılaşma, Bırakılmışlık ve Doğadan Sapma
Kurmadığımız, tasarlamadığımız, öngörmediğimiz ve yüzde yüz yabancısı olduğumuz bir dünyaya doğuyoruz; bize hazır olarak verilmiş karmaşık bir dünyada yaşıyoruz. Bir yaşam boyu bu dünyayla bütünleşmeye, onu “bizim” kılmaya çalışıyoruz. O, bizim bir bakıma sevgili dünyamızdır; bir bakıma da bize sürekli engeller çıkaran bir “yabancı dünyadır”. Onda kalıcı olmayışımız, geçici oluşumuz bizi tedirgin ediyor. Yaşayan insanın ikide bir duyduğu duygu, bir tür “iğretilik duygusudur”. Dünyayla bazen iyi geçiniyoruz —daha doğrusu iyi geçinmeye bakıyoruz— bazen de alabildiğine tersleşiyoruz. Her koşulda o, bize tam anlamıyla bir “yabancılık duygusu” esinliyor. Bir yabancılık duygusundan kurtulduğumuzda hemen bir başka yabancılık duygusuyla karşılaşıyoruz.
17. yüzyılda Blaise Pascal, dünyaya “bırakılmışlıktan” söz etmişti. Özellikle inançlılar için sıkıntılı bir evre başlamıştı o zaman. Neden? Yeni Çağ’ın başlarında evren tablosunun kökten değişmesi kafaları allak bullak etti; özellikle inançlılar evrenin orta noktasından alınıp bilinmedik bir yere bırakıldıkları duygusunu yaşadılar. Bu, Copernicus’un başlangıçta uzun süre ciddiye alınmayan bir “oyunuydu”. Bu “bırakılmışlık duygusunda” onun payı büyük de olsa sonunda bu, bir dünya gerçeğiydi. Bırakılmışlık duygusu; uçsuz bucaksız evrenin herhangi bir yerinde, yani uzayın belirsiz bir noktasında yaşamakta olduğunu bilip bundan tedirgin olmayanlarda da olabilir. İstemimiz dışında getirilip dünyaya bırakıldık. Çağdaş “varoluşçu filozoflar” da belki biraz Pascal’dan esinlenerek, belki daha başka kaynaklardan hareket ederek, özellikle 20. yüzyılın sıkıntılı yaşam koşullarında bu konuyu etraflıca işlediler.
Yani yaşadığımız dünya bizim özel olarak seçtiğimiz, istediğimiz bir dünya değildi; bize verilmiş bir dünyaydı. Bu dünya, yine de her şeye karşın sorumlusu olduğumuz bir dünyaydı. Bazen çocuklar annelerine ya da babalarına kızınca, “Ben mi istedim de beni dünyaya getirdiniz?” diyerek onların gönlünü kırarlar. Gerçekten dünyaya gelmeyi biz istemedik. Seçme hakkımız olsaydı seçerdik onu belki, belki de hiç istemezdik. Onu biz seçmiş olsaydık ondan yakınmamız saçma olurdu. Şu durumda bizim onda oluşumuz “saçma” görülebilir. Bırakılmışlık koşulunda koyunlardan ve atlardan daha farklı bir durumda değiliz. Dünyaya ısınmaya, yerleşmeye, alışmaya; onunla içli dışlı olmaya çalışıyoruz. Yine de “O yüzde yüz bizim olan bir dünya mı?” dediğimiz zaman “evet” demek hiç de kolay değil.
Dünyada olmak doğanın bağrında olmaktır ama biz salt doğayla yüz yüze değiliz; aynı zamanda dünyanın içindeyiz. Dünya dediğimiz zaman “doğa ve insan bütününü” anlıyoruz. Doğada başka insanlarla birlikteyiz. Doğadayız ama doğadaki durumumuz yüzde yüz doğal mı? Değil. Çünkü biz insan türü olarak doğadan epeyce ayrıldık, epeyce uzaklaştık. Bu bir “sapma durumudur”. Doğada tam olarak kalsak salt doğal varlıklar olarak kalacaktık. O zaman hiç sorun olmayacaktı ya da sorunlarımız doğallık çerçevesinde kalacaktı. Daha güçlü bir türün bireyi, bizim bir bireyimizi rahatça parçalayıp götürebilecekti. Buna karşılık bizim bir bireyimiz de bir başka türün bireyini parçalayıp götürebilecekti. Kısacası hem “av” olacaktık hem de “avcı” olacaktık. Bugün biz bu salt doğallık koşullarını çok geride bırakmış bulunuyoruz. Bugün ne tam olarak avız ne de tam olarak avcıyız.
Buna göre insan, hem doğal bir varlıktır hem de doğadan ayrılmış bir varlıktır. İnsan; doğal yanlarıyla da sonradan geliştirdiği doğal olmayan yanlarıyla da insandır. O, doğanın üstünde “ikinci bir doğa” oluşturuyor neredeyse; dünyanın üstünde ayrı bir dünya gibi duruyor. Kediler, kuşlar, balıklar, kertenkeleler gibi “doğal” olmadığımız için onlar gibi rahat değiliz. Onlar doğanın bütün gereklerini yerine getirerek yaşamlarını sürdürüyorlar. Bir anlamda onlar dıştan yönetiliyorlar, doğanın bilinciyle iş görüyorlar; karar verme açıları son derece dar. Onların özgürlük koşulları sıkı sıkıya doğanın belirleyiciliğine bağlı. Buna karşılık biz bilincimizle iş görmek, bilincimizin belirleyiciliğinde istemli davranmak ve seçimlerimizi doğrudan kendimiz yapmak zorundayız. Demek ki hayvanların yüzde yüz doğada olduğunu rahatça söyleyebiliyoruz ama biz yüzde yüz doğada olduğumuzu söyleyemiyoruz. Hayvan doğanın kendisiyken biz doğanın hem kendisiyiz hem de kendisi değiliz.
Yüzeyden bakıldığında dünyada oldukça yerleşik bir görünümümüz var. Çünkü doğayı epeyce kendimize yonttuk, kendimize göre biçimledik. Özellikle 17. yüzyıldan sonra, hatta Francis Bacon’dan bu yana dünya, iyiden iyiye kendimize göre düzenlediğimiz bir dünya olmaya başladı. İnsanın artan etkin gücü doğayı olduğu gibi bırakacak değildi. Doğa karşısında hak öne sürmek gibi bir şeydi bu. Doğayı ele geçirmek diye bir “konusu” vardı insanın. “Doğayı ancak doğaya baş eğerek ele geçirebiliriz,” diyordu Bacon. Doğaya baş eğmek, doğanın girdisini çıktısını öğrenmek anlamına geliyordu. Yine de dünyadaki bu yerleşik görünümümüz bir yanılsamadan başka bir şey değildir. Çünkü biz insanlar doğanın sapmış varlıklarıyız: Ne doğadayız ne de doğada değiliz. Doğadan büyük ölçüde ayrıldık ve artık eski yerimize dönme şansımız yok; eski yerimize dönme şansımızın olmadığını 18. yüzyılda Jean-Jacques Rousseau bize kesin bir dille bildirdi.
Doğal durumda ya da uygarlık öncesi durumda, diye düşünüyordu Jean-Jacques Rousseau, hepimiz mutluyduk; toplumsal duruma geçtikten sonra, toprağa bağlanma etkinliğine başladıktan sonra, uygar olmaya başladıktan sonra, “mülkiyet” oluştuktan sonra dinginliğimizi, mutluluğumuzu ve esenliğimizi dönülmez bir biçimde yitirdik. Bu durum biraz da ortada kalmak, ne yapacağını bilememek durumudur. O koşullarda var gücümüzle kendi “yapay doğamızı” ya da “özel doğamızı” kurmaya çalışmış olmalıyız. Bu da doğadan ayrılmanın ta kendisidir. Bir başka açıdan ne tam doğada olmak ne de tam doğadan ayrılmış olmak durumudur. Çünkü biz artık bilinçli varlıklarız. Salt doğanın bilinciyle yaşama gereksinimi duymuyoruz; her ne kadar insan olma koşulları doğal koşullar üzerine temelleniyor olsa da. Bilinçliyiz ama sınırlı bir bilincimiz var yine de.
Tarihe baktığımızda, insan yaşamının gelişimini gözlemlediğimizde bilincin sürekli bir değişim içinde, sürekli bir evrim içinde olduğunu görüyoruz. Bazıları “Hiçbir şey değişmiyor, her şey değişik biçimler altında kendini yineliyor, evrensel dönüşüm boş bir sanıdan başka bir şey değil,” dese de; özellikle Platon’dan bu yana düşünce dünyamızda hiçbir değişme olmadığını, tüm sorunların olduğu gibi durduğunu iddia etse de pek çok şeyin değiştiğini görüyoruz. İnsanla ilgili tüm sorunların aynı kalması ve insan yaşamının her durumda olduğu gibi kalması görüşü, değişim karşısındaki korkuyu yansıtıyor. Hayır, hiçbir şey olduğu gibi kalmıyor. Bir önceki biçime ya da daha önceki biçimlere dönmek olası değil. Bu akışta yaşamla birlikte bilincin ve bilinçle birlikte yaşamın sürekli bir dönüşüm içinde olduğunu apaçık görüyoruz.
İnsan olarak bizim asıl işimiz bilinçledir, bilincin sürekli dönüşen olgularıyladır, evrensel düzlemde bilincin kazandığı zenginliklerledir. Bilincim bütün bir dünyaya kavuşuyor; beni dünyanın bir parçası ve insanlardan biri kılıyor. Her şeyi yok sayabiliriz ama bilincin olgularını yok sayamayız. Bunun için Descartes’ta olduğu gibi kuşkudan damıtılmış bir “düşünüyorum” deneyi de gerekmiyor. Çünkü bilinç zaten benim olduğum şeydir. Bilinçliyiz, amaçlarımız var; bizi durmadan kendi dışımıza çıkmaya yönelten, bizi olduğumuzdan daha başka olmaya yönlendiren bu amaçlarımızdır. Çünkü yetinmeyi bilmiyoruz. Yetinmek, değişimi istememek demektir. Yetindiğimiz de oluyor. Yetinirliğimiz yine de amaçlarımızı kökten silmiyor. Yetinenler bir şeylerden ellerini bilgece çekiyor olabilirler; ne var ki insanlığın büyük bir bölümü böyle bir tutumu benimsemiyor. İnsan sürekli olarak kendini aşmaya çalışıyor. Hiçbir zaman “dinginlik” durumunda olamıyoruz. Durgunlukta mutlu olma şansımız hiç yok.
🧩 ÖSYM SINAV STRATEJİSİ: 4 ANA BASAMAK
1. Basamak (Kavramsal Analiz): Pascal’ın “bırakılmışlık” ve Rousseau’nun “doğadan kopuş” fikirlerini insanın arafta kalan konumunu anlamak için merkeze alın.
2. Basamak (Tarihsel Dönüşüm): Bacon’ın “doğayı ele geçirme” arzusu ile insanın “ikinci bir doğa” kurma süreci arasındaki illiyetti kavrayın.
3. Basamak (Bilinç ve Amaç): İnsanın “yetinmezlik” ve “kendini aşma” güdüsünün bilincin doğasından geldiğini yardımcı düşünce soruları için not edin.
4. Basamak (Nöral Fren): “Doğal duruma” geri dönmenin bir çözüm olabileceği yanılgısına düşmeyin; metin Rousseau referansıyla bunun artık “olanaksız” olduğunu açıkça belirtir.
🔽 TEMELDEN PARAGRAF STATİK ÇÖZÜM
| ÖSYM Soru Tipi | Metindeki Karşılığı | Çözüm Stratejisi |
| Ana Düşünce | “İnsanın Ontolojik Yabancılaşması” | İnsanın hem doğaya bağlı hem de ondan kopuk olmasının yarattığı “iğretilik” ve “kendini aşma” çabasını odakla. |
| Yardımcı Düşünce | “Bilincin Değişimi” | Evrensel dönüşümün bilinci de kapsadığını ve statik bir insan doğasının mümkün olmadığını yakala. |
🛑 SİNAPTİK KODLAMA (GÖRSEL İŞARETLEME):
“İğretilik Duygusu” ve “Sapma Durumu” kavramlarının altını çift çizgi ile belirginleştirin.
“Bırakılmışlık” ve “İkinci Doğa” ifadelerini kutu içine alarak insanın varoluşsal konumunu işaretleyin.
⌛ Bilişsel Zaman Hedefi: Bu yoğun ve felsefi tam metni eksiksiz analiz etmek için ideal süreniz 14 dakikadır.
🛠️ Çalışma ve Okuma Rehberi
Etkili bir gelişim için şu adımları izlemenizi öneririz:
📘 ÖSYM Tematik Makaleleri Okuma Rehberine Mutlaka Göz Atınız
Makaleleri okurken nelere dikkat etmeliyiz? Hangi ayrıntıları ön plana çıkarmalıyız? Nasıl “Bilinçli Okuma” yapılır? Hepsi bu rehberde!
📝 Makaleyi okuduktan sonra örnek çalışmaya göz atınız
Teoriyi pratiğe dökün ve analiz yöntemlerini inceleyin.
🚀 Paragrafta Nöro-Bilişsel Devrim: Sinaptik Model Günlük Mini Testi Dene
Öğrendiklerinizi test edin ve zihinsel sınırlarınızı zorlayın.
🛠️ Çalışma ve Okuma Rehberi
Etkili bir gelişim için şu adımları izlemenizi öneririz:
📘 ÖSYM Tematik Makaleleri Okuma Rehberine Mutlaka Göz Atınız
Makaleleri okurken nelere dikkat etmeliyiz? Hangi ayrıntıları ön plana çıkarmalıyız? Nasıl “Bilinçli Okuma” yapılır? Hepsi bu rehberde!
📝 Makaleyi okuduktan sonra örnek çalışmaya göz atınız
Teoriyi pratiğe dökün ve analiz yöntemlerini inceleyin.
🚀 Paragrafta Nöro-Bilişsel Devrim: Sinaptik Model Günlük Mini Testi Dene
Öğrendiklerinizi test edin ve zihinsel sınırlarınızı zorlayın.
👉 ÖSYM Tematik Makaleleri Okuma Rehberine Mutlaka Göz Atınız (Makaleleri nasıl analiz etmeniz gerektiğini öğrenin)
📝 ÖSYM Tarzı Daha Uzun Makale Okumak İsterseniz, TIKLAYINIZ.
🚀 Paragrafta Nöro-Bilişsel Devrim: Sinaptik Model Günlük Mini Test Bölümünü Dene (Hızınızı ve kavrayışınızı test edin)
🔍 Makale Okuma Rehberi: Bilinçli Okuma Stratejileri
- Makaleleri sadece okumayın, analiz edin! Rehberimize göz atarak şu sorulara yanıt bulabilirsiniz:
📝 Makalelerin altına o makelenin ait olduğu modül alan ve zorluk derecesini ekledik. (Modül açıklamaları sayfanın en altında bulunmaktadır.)
